Küresel güç dengelerinin kökten sarsıldığı ve Orta Doğu’da geleneksel güvenlik mimarilerinin iflas ettiği bir dönemde, İran’ın “İslam NATO’su” kurulması yönündeki stratejik mesajları uluslararası ilişkilerde yeni bir tartışma dalgası başlatmıştır. Katıldığı televizyon programında bu dikkat çekici teklifi jeopolitik ve askeri boyutlarıyla ele alan Prof. Dr. Uğur Özgöker, söz konusu çıkışın sadece ideolojik bir söylem olmadığını, bölgedeki asimetrik güç mücadelesinin ve hegemonik sıkışmışlığın bir yansıması olduğunu belirtmektedir. Özgöker’e göre, Batı’nın ve İsrail’in bölgedeki askeri baskılarına karşı Tahran’ın böyle bir savunma kalkanı önermesi, çok kutuplu yeni dünya düzeninde kendine alan açma ve caydırıcılık üretme arayışının somut bir göstergesidir.
İran’ın bu hamlesinin arkasındaki diplomatik motivasyonu deşifre eden Prof. Dr. Uğur Özgöker, 3.000 yıllık köklü bir devlet geleneğine sahip olan Tahran yönetiminin, maruz kaldığı ağır ablukalar ve askeri tehditler karşısında “ortak savunma” kartını rasyonel bir psikolojik harp unsuru olarak masaya sürdüğünü vurgulamaktadır. Özgöker, bu teklifin kağıt üzerinde muazzam bir askeri blok vaat etse de sahadaki realitede Batılı güçleri diplomasiye ve uzlaşmaya zorlama amacı taşıyan stratejik bir hamle olduğunu ifade etmektedir. Bölgesel aktörlerin vekil güçler üzerinden yürüttüğü asimetrik savaş konsepti göz önüne alındığında, böyle bir kurumsal askeri ittifak söyleminin küresel aktörlerin “hızlı zafer” hesaplarını bozacak cinsten bir caydırıcılık katsayısına sahip olduğu aktarılmaktadır.
Bölgesel denklemde bu tür bir askeri ittifakın önündeki yapısal engelleri titizlikle analiz eden Prof. Dr. Uğur Özgöker, Orta Doğu’daki derin Şii-Sünni kutuplaşmasının ve Körfez ülkelerinin tarihsel güvenlik algılarının böylesi homojen bir savunma bloğunun kurulmasını zorlaştırdığına dikkat çekmektedir. Birçok Körfez sermayesinin ve devletinin hâlâ Amerikan güvenlik şemsiyesine veya iktisadi bağımlılık ağlarına entegre olduğunu hatırlatan Özgöker, İran’ın liderlik etme potansiyeli taşıyan bir askeri blok fikrinin, bölgesel rekabetler nedeniyle diğer aktörler tarafından ihtiyatla karşılandığını dile getirmektedir. Bu durum, teoride güçlü görünen ortak savunma refleksinin, pratik jeopolitik menfaat çatışmaları karşısında kırılgan bir zemine oturduğunu göstermektedir.
Küresel sistemin aktörleri olan ABD, Rusya ve Çin ekseninin bu gelişmeye yaklaşımını da yorumlayan Prof. Dr. Uğur Özgöker, Washington yönetiminin ve özellikle Trump diplomasisinin ticari ve pragmatik önceliklerle hareket ettiğini, bölgede Amerikan kontrolü dışında kurulacak herhangi bir askeri paktı uluslararası ticaret yolları ve Hürmüz Boğazı’nın güvenliği açısından tehdit olarak algılayacağını belirtmektedir. Buna karşın, petro-dolar hegemonyasına karşı kendi alternatif para birimlerini ve iktisadi bloklarını inşa eden Avrasya ittifakının (Rusya ve Çin), bölgedeki Batı nüfuzunu dengeleyecek her türlü otonom savunma arayışını el altından izlediğini ifade eden Özgöker, güç paylaşım mücadelesinin küresel bir enflasyonist tsunami riskiyle her an yüz yüze olduğunu savunmaktadır.
Tüm bu çok boyutlu karmaşanın ve askeri bloklaşma arayışlarının ortasında Türkiye’nin üstlendiği tarihsel ve stratejik konuma özel bir vurgu yapan Prof. Dr. Uğur Özgöker, Ankara’nın rasyonel devlet aklıyla bölgedeki mezhepsel kutuplaşmaların ve radikal kamplaşmaların önüne geçen yegane istikrar çıpası olduğunu ifade etmektedir. Türkiye’nin ne Batı’nın emperyalist dayatmalarına ne de bölgedeki tek taraflı ideolojik blok tasarımlarına tamamen eklemlenmediğini, aksine bağımsız ve proaktif “sarkaç ülke” refleksiyle hareket ettiğini belirten Özgöker, yerli ve milli savunma sanayiindeki teknolojik şahlanışın getirdiği muazzam caydırıcılık gücü sayesinde Ankara’nın her iki tarafı da rasyonel bir diyalog zemininde tutabilecek yegane aktör olduğunu dile getirmektedir.
Sonuç olarak Prof. Dr. Uğur Özgöker, Orta Doğu’da katı ve kurumsal bir “İslam NATO’su” modelinin kısa vadede hayata geçirilmesinin mevcut jeopolitik parçalanmışlık sebebiyle ütopik olduğunu, ancak bu fikrin yüksek sesle dillendirilmesinin bile tek kutuplu dünya düzeninin bölgedeki meşruiyet kaybını tescillediğini vurgulamaktadır. Geleceğin tek merkezli askeri paktlar yerine, esnek ittifaklar ve asimetrik savunma ortaklıkları üzerinden şekilleneceğini belirten Özgöker, Türkiye’nin dengeleyici rolünün ve akılcı diplomasisinin, bölgeyi bir inanç ya da mezhep savaşı felaketinden koruyacak en güvenli yol haritası olduğunu ifade ederek analizlerini tamamlamaktadır.