Prof. Dr. Uğur Özgöker, katıldığı televizyon yayınında Afyonkarahisar’dan başlayıp Eskişehir’e uzanan silahlı saldırı zincirini, Türk siyasetindeki finansman ve aday belirleme tartışmalarını ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin kıta sahanlığı haklarını değerlendirdi. Sekiz kişinin hayatını kaybettiği saldırıyla ilgili olarak pompalı tüfeğin ve bir kova dolusu fişeğin nasıl bu kadar kolay temin edilebildiğinin en önemli soru işareti olduğunu belirten Prof. Dr. Uğur Özgöker, hiçbir belge göstermeden bakkaldan ürün alır gibi bu miktarda fişeğin satın alınabilmesinin büyük bir güvenlik açığı doğurduğunu ifade etti. Saldırganın kriminal, psikolojik ve sosyolojik karakter analizinin emniyet birimlerince hızla ortaya çıkarılacağını dile getiren Özgöker, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin derhal harekete geçerek av tüfekleri ve pompalı tüfekler konusunda kanuni düzenleme yapması ve köylerde bulunanlar dahil tüm silahların sıkı bir ruhsat ve kayıt altına alınması gerektiğini vurguladı.

İç siyasette Mustafa Sarıgül ve oğlu Emir Sarıgül üzerinden gündeme gelen para trafiği iddialarını siyasetin çarpık finansmanı kavramıyla analiz eden Prof. Dr. Uğur Özgöker, Türkiye’de 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun aslında bağış sınırlarını ve yabancı kaynaklardan yardım alınmasını açıkça yasakladığını hatırlattı. Siyasi Partiler Kanunu’nun ilk çıktığı 1983 yılında bağış üst sınırının 200 bin lira olduğunu, kişilerin bu sınırı aşmak için eşleri veya şoförleri üzerinden bağış yaptığını, günümüzde ise bu resmi sınırın 680 bin lira civarında bulunduğunu belirtti. Kanuna göre yabancı ülkelerden, uluslararası kuruluşlardan ve yabancı vakıflardan bağış alan partilerin kapatılması gerektiğini söyleyen Özgöker, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Alman vakıflarından ve Amerikan kuruluşlarından büyük çapta yardım aldığının bilindiğini ve kanun tam uygulansa kapatılması gerektiğini ifade etti.

Siyasetteki asıl yozlaşmanın parti binalarının veya seçim otobüslerinin ses sistemlerinin faturalı şekilde finanse edilmesi değil, milletvekili, belediye başkanlığı ve belediye meclis üyeliği listelerinin genel başkan ve yakın çevresi seviyesinde parayla satılması olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Uğur Özgöker, son seçimlerde CHP ve İYİ Parti’de listelere girebilmek için 5 milyon, 10 milyon hatta Esenyurt’taki bir müteahhidin Meral Akşener’e verdiği bilinen 25 milyon dolar gibi rakamların konuşulduğunu dile getirdi. Mustafa Sarıgül’ün siyasi geçmişine de değinen Özgöker; CHP gençlik kollarındayken 1980 öncesinde silahlı saldırıda hayatını kaybeden varlıklı CHP İstanbul Milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu’nun kızıyla yaptığı ilk evlilikten ve vefat eden eşinden kendisine büyük bir servet kaldığını, geçmişte Deniz Baykal’ın kurultayda Sarıgül’ü işaret ederek “CHP’ye kara para hükümdar olamayacak” dediğini ve Esenyurt’ta Gürbüz Çapan örneğinde olduğu gibi Baykal’ın bu isimleri partiden tasfiye ettiğini hatırlattı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun ise hiç milletvekili çıkaramadıkları Erzincan’dan vekil çıkarmak adına Türkiye Değişim Partisi’ni kuran Sarıgül’ü tekrar CHP’ye davet ettiğini, bugün ise hem şikayet edenlerin hem şikayet edilenlerin hem de şahitlerin aynı siyasi yapı içinden çıktığını ve mevcut CHP yönetiminin “arınıyoruz” diyerek geçmişteki kirliliği bizzat itiraf ettiğini kaydetti.

Doğu Akdeniz’de Fransız bayraklı bir araştırma gemisinin Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi adına Türkiye’nin kıta sahanlığı içinde denizaltı elektrik kablosu döşeme girişimini ve Dışişleri Bakanlığı’nın bu yöndeki sert uyarısını da değerlendiren Prof. Dr. Uğur Özgöker, uluslararası deniz hukukundaki karasuları, münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı kavramlarının birbirinden farklı hukuki rejimler olduğunu anlattı. Karasularının 1958 sözleşmesinde 6 mil, 1982 sözleşmesinde ise 12 mile kadar tanımlandığını ve kıyı devletine kara topraklarındakiyle aynı mutlak egemenliği verdiğini; münhasır ekonomik bölgenin ise 200 mile kadar uzanıp diğer ülkelere seyrüsefer serbestisi tanırken denizin üstü, içi ve dibindeki ekonomik kaynakları kıyı devletine bıraktığını belirtti. Kıta sahanlığının (continental shelf) ise mesafeden ziyade karanın deniz altındaki doğal uzantısı ve derinlikle ilgili coğrafi ve hukuki bir kavram olduğunu, deniz dibindeki tüm hakların kıyı devletine ait olduğunu ve uluslararası deniz hukukunun adalara kıta sahanlığı vermediğini vurguladı.

Yunanistan’ın küçücük Meis Adası üzerinden kendi alanının 4 bin katı büyüklüğünde deniz yetki alanı talep ederek Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip ülke olan Türkiye’yi Antalya ve İskenderun körfezlerine hapsetmeye çalıştığını belirten Prof. Dr. Uğur Özgöker, Türkiye’nin Libya ile imzaladığı ve 18 Mart 2020’de Birleşmiş Milletler’e tescil ettirdiği anlaşmayla bu oyunu tamamen bozduğunu ifade etti. Yunanistan ve AB’nin “Türkiye’den izin istemeyeceğiz, sadece bilgi vereceğiz” şeklindeki açıklamalarının ve Türkiye’nin kıta sahanlığında Navtex ilan etme girişimlerinin uluslararası hukuka tamamen aykırı olduğunu, başka bir ülkenin kıta sahanlığında izinsiz kablo döşenemeyeceğini ve Navtex ilan edilemeyeceğini söyledi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Milyarlarca euro harcayıp 15 yılda kablo döşeyeceğinize elektriği bizden yarı fiyatına hemen alın” teklifine rağmen karşı tarafın bu projede ısrar etmesinin asıl amacının elektrik ihtiyacı olmadığını belirten Özgöker, bu girişimin Türkiye’nin BM’ye tescilli kıta sahanlığını delmeye ve deniz tabanındaki petrol ile hidrokarbon rezervlerini gizlice etüt etmeye yönelik bir hamle olduğunu sözlerine ekledi.