Prof. Dr. Uğur Özgöker, Orta Doğu’da devam eden savaşın yalnızca iki cepheli değil, ABD’nin gönülsüz ama mecbur bırakılmış katılımıyla şekillenen üçlü bir denklem olduğunu belirtti. Özgöker, ABD Başkanı Donald Trump’ın aslında mevcut İran rejiminden ekonomik olarak memnun olduğunu, ancak İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Epstein dosyaları gibi belgelerle yürüttüğü şantaj ve Yahudi lobisinin baskıları sonucunda savaşa sürüklendiğini savundu. Özgöker’e göre 28 Şubat sabahı başlayan operasyonlar, Trump’ın kendi iradesinden ziyade bu dış baskıların bir neticesidir.
Savaşın sahadaki psikolojik üstünlüğüne değinen Prof. Dr. Uğur Özgöker, mevcut tabloda İran’ın mutlak bir zafer kazandığını ifade etti. Dünyanın en büyük emperyalist güçlerine karşı 36 gündür direnen İran halkının, dış saldırılar karşısında rejimle kenetlenerek milli bir duruş sergilediğini vurguladı. Özgöker, İsrail’in “demir kubbe” efsanesinin delindiğini ve en hassas stratejik noktalarının vurulduğunu belirterek, bu durumun İsrail kamuoyunda Netanyahu’ya karşı büyük bir öfke ve protesto dalgası başlattığına dikkat çekti.
Askeri kayıplar ve stratejik zafiyetler üzerinden bir analiz yapan Özgöker, ABD’nin bu süreçte ciddi bir itibar kaybı yaşadığını dile getirdi. Vietnam veya Afganistan’daki gibi büyük ölçekli tabutlar henüz gitmemiş olsa da, her gün harcanan 1,5 milyar dolarlık maliyetin Amerikan vergi mükelleflerini isyan noktasına getirdiğini belirtti. Ayrıca ABD’nin “güvenlik şemsiyesi” adı altında Körfez ülkelerinden aldığı milyarlarca doların artık sorgulandığını; bölgedeki müttefiklerin kendilerini hedef haline getiren ABD üslerinden rahatsızlık duymaya başladığını ifade etti.
Prof. Dr. Uğur Özgöker, olası bir kara harekatı senaryosunun teknik imkansızlıklarına bir kez daha vurgu yaptı. 1,7 milyon kilometrekarelik dağlık bir coğrafyaya ve 92 milyonluk vatansever bir nüfusa sahip olan İran’ın karadan işgal edilmesinin askeri bir intihar olacağını hatırlattı. ABD’nin tek gerçekçi şansının, amfibi bir harekatla petrol ihracatının merkezi olan Hark Adası’na ve Hürmüz Boğazı’ndaki stratejik geçiş noktalarına el koymak olduğunu, ancak bunun da kalıcı bir hakimiyet sağlamayacağını savundu.
İran’ın askeri direnç kapasitesinin arkasındaki teknolojik desteğe de dikkat çeken Özgöker, Rusya ve Çin’in sahada sessiz ama belirleyici bir rol üstlendiğini belirtti. Rusya’nın elektronik harp ve radar sistemleriyle, Çin’in ise navigasyon ve mikroçip teknolojisiyle İran’ın savunma gücünü tahkim ettiğini ifade etti. Bu desteğin, ABD’nin bölgedeki hava üstünlüğünü ve GPS hakimiyetini ciddi şekilde sarstığını; F35 ve F15 gibi uçakların dokunulmazlık devrinin sona erdiğini dile getirdi.
Sonuç olarak Prof. Dr. Uğur Özgöker, bu krizin askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini ve Trump’ın Kasım seçimlerini kaybetmemek için acil bir “başarı hikayesi”ne ihtiyacı olduğunu belirtti. Ancak bu hikayenin sahte zaferlerle değil, gerçek bir diplomatik çözümle yazılabileceğini savunan Özgöker, Türkiye’nin arabuluculuk rolünün ve bölgedeki dengeleyici gücünün her zamankinden daha hayati olduğunu vurgulayarak analizini tamamladı.
