Prof. Dr. Uğur Özgöker, Türk siyasal hayatının geçmişten bu yana kronikleşmiş olumsuz bir paradigma ile malul olduğunu belirterek, “CHP + ordu = iktidar” formülünün demokratik gelişime ve milli iradeye büyük bir darbe vurduğunu ifade etmiştir. Muhalefet liderlerinin yabancı basında, özellikle de Financial Times gibi mecralarda Türkiye’yi ve mevcut demokratik yönetimi Batı’ya şikayet eden yaklaşımlarını analiz eden Özgöker, bu durumun iç siyasette halkın teveccühünü kazanamayan odakların dış yapılardan medet umma arayışının bir tezahürü olduğunu vurgulamıştır. Özgöker, Türkiye’nin milli çıkarlarını korumak yerine Atlantik merkezli yapılara proaktif bir bağlılık vadetmenin ve ülkeyi antidemokratik olmakla itham etmenin kabul edilemez bir tezat barındırdığını dile getirmiştir.

Türkiye’nin yakın siyasi tarihindeki askeri müdahaleleri uluslararası dengeler ışığında ele alan Prof. Dr. Uğur Özgöker, Cumhuriyet tarihindeki darbelerin neredeyse tamamında NATO ve ABD ittifakının doğrudan veya dolaylı bir rolü olduğunu kaydetmiştir. Merhum Adnan Menderes’in 1957 yılı sonrasında Moskova ile kurmaya çalıştığı dengeli ilişkilerin ardından 27 Mayıs darbesinin tezgahlandığını ifade eden Özgöker; 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat süreçlerinde de halkın oylarıyla seçilmiş meşru sağ iktidarların benzer vesayet odaklarınca saf dışı bırakılarak milli iradenin baskılandığını hatırlatmıştır. Ancak 15 Temmuz hain darbe girişiminde halkın topyekun sokaklara inerek bu sömürgeci zihniyete geçit vermediğini belirten Özgöker, artık Washington’dan gelen Telex talimatlarıyla veya dış destekli müdahalelerle Türkiye’de siyaset dizayn etme döneminin tamamen kapandığını net bir şekilde ortaya koymuştur.

İran’da Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın canlı yayın mülakatının aniden kesilmesi üzerinden komşu coğrafyadaki güç savaşlarını da rasyonel bir temelde değerlendiren Prof. Dr. Uğur Özgöker, İran devlet mekanizmasında anayasal ve fiili olarak derin bir ikili yapının hüküm sürdüğünü belirtmiştir. Cumhurbaşkanlığı makamının Batı’daki muadillerine kıyasla yetkilerinin son derece kısıtlı olduğunu ve adeta bir genel müdür düzeyinde kaldığını ifade eden Özgöker, asıl otoritenin dini liderlik makamı ve onun sivil-askeri omurgasını oluşturan Devrim Muhafızları’nda toplandığını açıklamıştır. Devrim Muhafızları’nın zamanla paralel bir devlet yapısından çıkarak bizzat devletin kendisine dönüştüğünü; petrokimya, rafineriler ve stratejik ekonomik alanları tamamen tekeline aldığını belirten Özgöker, ülkenin devasa enerji kaynaklarının halkın refahı yerine Lübnan, Irak ve Yemen gibi bölgelerdeki vekil güçlere aktarılmasının, İran ekonomisini Türkiye’nin altıda birine, yani 300 milyar dolar seviyesine gerilettiğini vurgulamıştır. Kalibaf’ın mülakatının sansürlenmesini ise onun ekonomiyi uluslararası sisteme entegre etme ve rasyonelleştirme söylemlerinin, Devrim Muhafızları’nın mutlak ekonomik ve siyasi tekeline bir tehdit olarak algılanmasına bağlamıştır.

Uluslararası ilişkiler teorileri ve jeopolitik gerçeklikler bağlamında NATO’nun genişleme sürecini ve Rusya’nın hamlelerini analiz eden Prof. Dr. Uğur Özgöker, 1990 yılındaki Malta Zirvesi ile 2+4 Antlaşması süreçlerinde Batı’nın Rusya’ya doğuya doğru genişlememe yönünde şifahi sözler verdiğini ancak bu taahhütlerin çiğnendiğini anımsatmıştır. Rusya’nın temel jeopolitik arayışının sadece Avrupa ülkelerinden oluşan ve ABD’nin aktif katılım sağlamadığı parçalanmış bir NATO konseptini kendi lehine kullanmak olduğunu belirten Özgöker, Rusya’nın niyetinin sanıldığı gibi Londra veya Berlin’i konvansiyonel olarak işgal etmek olmadığını ifade etmiştir. Rus kurmay aklının ve 300 yıllık sıcak denizlere inme stratejisinin öncelikli hedefinin Baltık bölgesi olduğuna dikkat çeken Özgöker; Estonya, Letonya ve Litvanya gibi ülkelerin demografik kırılganlıklarını, toplam nüfuslarının azlığını ve içlerindeki yaklaşık yüzde otuzluk Rus azınlığı hatırlatarak, Rusya’nın bu stratejik bölgeyi müttefik güçler henüz reaksiyon gösteremeden bir gecede kontrol altına alabilecek tarihsel motivasyona ve operasyonel kabiliyete sahip olduğunu vurgulamıştır.

Sonuç olarak, küresel ve bölgesel güvenlik mimarisinin yeniden şekillendiği bu kritik dönemde proaktif ve çok boyutlu bir dış politikanın hayati önem taşıdığını savunan Prof. Dr. Uğur Özgöker, uluslararası ilişkilerde güç ve rasyonellik dengesinin doğru okunması gerektiğini belirtmiştir. Türkiye’nin jeopolitik konumunun sağladığı avantajları ve proaktif diplomasisini iç siyasi çekişmelerin malzemesi yapmanın ülkenin stratejik kazanımlarına zarar vereceğini ifade eden Özgöker, hem komşu coğrafyalardaki teokratik ve askeri vesayet modellerinin açmazlarının hem de Atlantik ittifakı içerisindeki genişleme krizlerinin Türkiye için önemli dersler barındırdığını vurgulamıştır. Özgöker’e göre, bölgesel istikrarın ve milli egemenliğin korunması, ancak dış yapılara teslim olmadan, halk iradesine dayanan ve proaktif bir stratejik akılla hareket eden bağımsız duruşun tahkim edilmesiyle mümkündür.