Prof. Dr. Uğur Özgöker, Tunceli’den Aydın Söke’ye kaydırılan 51. Komando Tugayı’nın intikalini ve Ege’deki hareketliliği değerlendirirken, bu adımın Yunanistan’ın Meis ve diğer gayriaskeri statüdeki adalarda yürüttüğü provokatif faaliyetlere karşı Türk devlet aklının verdiği net bir mütekabiliyet yanıtı olduğunu belirtti. 1975 yılında Kıbrıs Barış Harekâtı’nın ardından kurulan Ege Ordusu Komutanlığı’nın NATO’ya tahsisli olmadığını ve tamamen milli bir komuta yapısına sahip olduğunu hatırlatan Özgöker; Türkiye’nin NATO’ya haber vermeksizin ve onay almaksızın bağımsız operasyon yapabilme kabiliyetinin Atina yönetiminde büyük bir caydırıcılık ve tedirginlik yarattığını ifade etti.

Ege’deki temel gerilim kaynağının yalnızca adaların silahlandırılması değil, asıl olarak karasularının 6 milden 12 mile çıkarılması tehdidi olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Uğur Özgöker, TBMM’nin 12 mil durumunda aldığı “casus belli” (savaş sebebi) kararının geçerliliğini koruduğunu vurguladı. Karasularının 12 mile genişletilmesi halinde Ege’deki açık deniz alanının yüzde 7 ila 9 seviyelerine gerileyeceğini kaydeden Özgöker; bu durumda hava sahası ve FIR hattının tamamen kapanacağını, Türk kıyılarının sığ yapısı sebebiyle yüksek tonajlı gemilerin Yunan karasularına girmeden İstanbul’dan İzmir’e dahi seyredemeyip karaya oturacağını belirterek, Yunanistan’ın uygun bir zayıflık anı kolladığını ancak Türkiye’nin 1.7 trilyon dolarlık ekonomik büyüklüğü ve modern savunma sanayisi karşısında bu emellerine ulaşamayacağını dile getirdi.

Yemen ve Kızıldeniz hattında Husilerin tırmandırdığı gerilimi analiz eden Prof. Dr. Özgöker, Hürmüz Boğazı’nın ardından Babülmendep Boğazı ve Suudi Arabistan’ın Doğu-Batı petrol boru hattı ile Aramco tesislerinin hedef alınmasının küresel enerji koridorunu tıkadığını aktardı. Husilerin ve bölgedeki vekil güçlerin doğrudan Suudi enerji altyapısını felç etmesinin, Riyad yönetimini çaresiz bırakıp ABD ve İsrail’in arzu ettiği İbrahim Anlaşmalarına mecbur etme tuzağının bir parçası olduğunu belirten Özgöker; Katar LNG tesislerinin vurulması da dâhil olmak üzere bu hamlelerin bölge ülkelerine büyük maliyetler yüklediğini kaydetti.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması’nın NATO’nun 5. maddesi benzeri bir müşterek güvenlik taahhüdü içerdiğini hatırlatan Prof. Dr. Uğur Özgöker, Suudi Arabistan’ın yardım talep etmesi durumunda hukuki mükellefiyetlerin devreye girebileceğini ifade etti. Riyad’ın İbrahim Anlaşmalarına sürüklenmek yerine Yemen sahasıyla masaya oturması gerektiğini savunan Özgöker; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın diplomatik liderliğiyle kurulacak bir arabuluculuk masasının bölgeye istikrar getireceğini ve uzun vadede Suudi petrolünün Suriye ile Türkiye üzerinden Akdeniz’e güvenli biçimde bağlanabileceğini söyledi. Ayrıca İran’ın millî gelirinin 280 milyar dolara kadar gerilediğini belirten Özgöker, Tahran’ın iç muhalefeti konsolide etmek amacıyla çatışma zeminini uzattığını dile getirdi.

ABD yönetiminin İsrail politikasındaki çatlaklara ve Başkan Yardımcısı JD Vance’in “Amerikan çıkarları ile İsrail çıkarları ters düştüğünde Netanyahu ile yollar ayrılabilir” şeklindeki açıklamasına değinen Prof. Dr. Uğur Özgöker, 1948’den bu yana hiçbir ABD yönetiminden böylesine net bir mesafe koyma söylemi duyulmadığını belirtti. Amerikan kamuoyunda İsrail karşıtlığının yüzde 70 seviyelerine ulaştığı bir dönemde Washington’ın siyaseten bu tavrı sergilemek zorunda kaldığını aktaran Özgöker; 40 trilyon dolarlık devasa kamu borcuyla boğuşan ABD’nin kayıtsız şartsız İsrail ya da Avrupa’nın arkasında duramayacağını, Trump liderliğindeki yönetimin tamamen reel çıkarlar doğrultusunda hareket ettiğini vurguladı.

Son olarak Avrupa ve Rusya arasındaki nükleer restleşmeleri ve küresel çatışma risklerini ele alan Prof. Dr. Uğur Özgöker, Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un “Avrupa ile olası bir savaş çok kısa sürer” açıklamasının taktik nükleer silah kullanımına dönük açık bir mesaj içerdiğini kaydetti. Olası bir sıcak çatışmanın en hassas noktasının Belarus ile Kaliningrad arasındaki 120 kilometrelik koridor olacağını belirten Özgöker; dünya genelinde güç dengelerinin anarşik bir sisteme doğru evrildiğini, Çin ve ABD’nin doğrudan taraf olmadığı bir senaryoda topyekûn bir dünya savaşı ihtimalinin düşük olduğunu ancak Türkiye’nin her koşulda savunma sanayisini güçlendirerek caydırıcılığını en üst düzeyde tutması gerektiğini sözlerine ekledi.