Prof. Dr. Uğur Özgöker, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın mevcut yapısını tarihsel perspektiften değerlendirerek sistemin daha en başından “sakat bir doğum” olarak kurulduğunu belirtti. Birinci Dünya Savaşı sonrasında benzer amaçla kurulan Milletler Cemiyeti’nin galip devletlerin tahakküm aracı haline geldiğini, Musul meselesi çözülene kadar Türkiye’nin cemiyete alınmadığını ve sistemin İkinci Dünya Savaşı’nı engelleyemediğini hatırlatan Özgöker; 1945 Yalta Konferansı’nda alınan kararlar uyarınca Türkiye’nin Almanya’ya savaş ilan ederek kurucu üye olduğunu kaydetti. Güvenlik Konseyi’ndeki daimi beş üyenin galip değil, fiilen “galip sayılmış” ülkeler olduğunu ifade eden Özgöker; Fransa’nın dört yıl işgal altında kaldığını, nükleer bombalar atıldığında dahi Çin’in işgal altında bulunduğunu belirterek bu ülkelere veto hakkı tanınmasının uluslararası sistemi başından itibaren kilitlediğini vurguladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Dünya 5’ten büyüktür” ilkesini ilk kez 2014 yılında Suriye krizinde Rusya ve Çin’in veto kararları sonrasında gündeme getirdiğini hatırlatan Prof. Dr. Uğur Özgöker, bu doktrinin uluslararası ilişkiler literatürüne resmen girdiğini ifade etti. Birleşmiş Milletler bütçesine en büyük katkıyı sağlayan Almanya ve Japonya gibi ülkelerin dahi karar mekanizmalarında yer bulamadığına dikkat çeken Özgöker; sisteme yeni ülkelerin eklenmesi yerine Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisinin tamamen kaldırılması ve kararların çoğunluk oyuyla alınması gerektiğini savundu. Soğuk Savaş boyunca ABD ve Rus vetoları sebebiyle işletilemeyen güvenlik mekanizmasının, bugün İsrail’in yürüttüğü katliam ve soykırım politikalarını durduramamasının da temel sebebi olduğunu dile getirdi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Birleşmiş Milletler kürsüsündeki açıklamalarını samimiyetten uzak bulan Prof. Dr. Uğur Özgöker, Batılı liderlerin söylem ile eylem arasındaki çelişkilerine dikkat çekti. Macron’un gerçekten adaletten yana olması durumunda Fransa’nın veto hakkından feragat ettiğini açıklaması ve İsrail’e silah satışını durdurması gerektiğini belirten Özgöker; geçmişte Milletler Cemiyeti’nin Nazi panzerleri Paris’e girdiğinde fiilen çöktüğünü hatırlatarak, mevcut duyarsızlığın ve veto ayrıcalıklarının devam etmesi halinde Birleşmiş Milletler’in de aynı akıbete uğrayacağını ifade etti.

New York’taki diplomatik temasları da analiz eden Prof. Dr. Uğur Özgöker, Donald Trump’ın temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner ile İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi arasında gerçekleşen üç saatlik görüşmenin tesadüfi bir temas olmadığını, haftalar öncesinden planlanmış kapsamlı bir müzakere niteliği taşıdığını kaydetti. Bu görüşmenin hemen ardından Trump başkanlığında düzenlenen Körfez Zirvesi’ne Türkiye’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın davet edilmesini son derece stratejik bir kazanım olarak niteleyen Özgöker; Türkiye’nin bir Körfez ülkesi olmamasına rağmen masada adeta eş başkan ağırlığıyla yer almasının, bölgesel sorunların emperyalist müdahaleler yerine ancak bölge ülkelerinin kendi inisiyatifiyle çözülebileceğini dünyaya gösterdiğini dile getirdi.

Programın son bölümünde Hürmüzgan eyaletine bağlı Keşm Adası açıklarında duyulan patlama seslerine ve sahadaki provokasyonlara değinen Prof. Dr. Uğur Özgöker, müzakerelerin olumlu seyrettiği bir ortamda Washington yönetiminin Tahran heyeti BM’deyken böyle bir saldırı emri vermeyeceğini ifade etti. Küresel enerji krizinin çözülmesini ve barış ortamının tesis edilmesini istemeyen tek aktörün İsrail ve Binyamin Netanyahu yönetimi olduğunu vurgulayan Özgöker; Netanyahu’nun kendi ülkesindeki yolsuzluk davalarından ve hapis cezasından kaçabilmek için savaşı yaymaya ve bölgeyi ateşe vermeye çalıştığını, New York Belediye Başkanı Mamdani’ye yönelik suçlamalarının dahi yeni bir provokasyon zemini yaratma çabası olarak görülmesi gerektiğini belirtti.