Prof. Dr. Uğur Özgöker, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Savunma İttifakı’nın bölgesel barış, istikrar ve caydırıcılık açısından tarihi bir dönüm noktası olduğunu ifade etmiştir. İttifakın ismini kurulduğu şehirden aldığını hatırlatan Özgöker; geçmişteki Sadabat Paktı ve Bağdat Paktı gibi yapıların bıraktığı jeopolitik boşluğun bu anlaşmayla doldurulduğunu belirtmiştir. Özgöker, savunma odaklı kurgulanan bu kolektif güvenlik teşkilatının siyasi ayağının Suudi Arabistan merkezli bir Genel Sekreterlik, askeri karar mekanizmasının ise Bakanlar Konseyi tarafından yürütüleceğini ve tüzüğün otomatik saldırı yerine müttefik ülkenin resmi talebi üzerine karar alma prensibine dayandığını kaydetmiştir.
İttifakın arka planındaki potansiyel tehdit dinamiklerine değinen Prof. Dr. Uğur Özgöker, Siyonist İsrail’in yayılmacı politikalarının yanı sıra İran içindeki Devrim Muhafızları gibi paralel yapıların bölgesel dengeleri bozduğunu savunmuştur. Pakistan’ın uluslararası atom enerjisi kurumunca tescillenmiş yasal nükleer kapasitesi, Suudi Arabistan’ın sermaye gücü ve Türkiye’nin NATO standartlarındaki yüksek ordusunun birleşimiyle muazzam bir caydırıcılık oluşturulduğunu dile getiren Özgöker, Mekke İttifakı’nın kademeli olarak Endonezya, Bangladeş ve Mısır gibi aktörlerin katılımıyla genişleyeceğini ve bölgeyi dış müdahalelerden koruyacağını belirtmiştir.
Ortadoğu’daki güç dengelerini analiz eden Özgöker, Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğünün sağlanmasının doğrudan Türkiye’nin milli güvenliğini tesis ettiğini vurgulamıştır. Geçmişte ABD ve Rusya’nın Suriye’yi nüfuz alanlarına bölme planlarının boşa çıkarıldığını belirten Özgöker, Hatay, Adana ve Mersin hattının emniyeti için sınır ötesinde terörden arındırılmış bir kuşağın şart olduğunu ifade etmiştir. Kalkınma Yolu projesi ve bölgesel boru hatları sayesinde ülkeler arasında kurulacak iktisadi bağımlılığın, tıpkı Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu örneğinde olduğu gibi çatışmaları zamanla ortadan kaldıracağını kaydetmiştir.
Doğu Akdeniz’deki gerilimi ve Türkiye’yi baypas etmeyi amaçlayan EastMed projesinin çöküşünü değerlendiren Prof. Dr. Uğur Özgöker, Oruç Reis’in Navtex ilanlarıyla yürütülen sismik çalışmaların ve KKTC’ye inşa edilecek çift hatlı doğal gaz boru hattının stratejik bir kazanım olduğunu dile getirmiştir. Leviathan ve Afrodit sahalarındaki doğal gazın Avrupa’ya ulaştırılmasında en güvenli ve maliyet etkin tek rotanın Türkiye olduğunu vurgulayan Özgöker, KKTC’ye daha önce bağlanan su hattının ardından doğal gaz entegrasyonu ile Doğu Akdeniz’deki Türk varlığının pekiştirildiğini belirtmiştir.
Türkiye’nin savunma sanayiindeki tarihsel dönüşümüne atıfta bulunan Özgöker, 1952’de NATO’ya girişle başlayan kısıtlamaların 1974 Kıbrıs Ambargosu sonrasında Aselsan, Havelsan ve Roketsan’ın kurulmasıyla kırıldığını ifade etmiştir. F-35 projesindeki engellemelerin Türkiye’yi durdurmak yerine milli üretim hamlelerini hızlandırdığını belirten Özgöker, Türkiye’nin artık dünyada 9. büyük silah ihracatçısı konumuna tırmandığını, yerli motora kavuşacak KAAN savaş uçağı ve İHA/SİHA teknolojileriyle dışa bağımlılığın sona erdiğini, Türkiye’nin F-35 alıcısı olmaktan ziyade bakım merkezi olma rolünü üstlenmesi gerektiğini savunmuştur.
Son olarak ABD ve İran arasındaki askeri krizleri değerlendiren Prof. Dr. Uğur Özgöker, 1.7 milyon kilometrekarelik çetin bir coğrafyaya ve 93 milyonluk nüfusa sahip İran’ın karadan işgal edilmesinin ABD için imkânsız olduğunu söylemiştir. Savaşın sürdürülmesinin ABD iç siyasetinde ve ekonomisinde ciddi maliyetler ürettiğini belirten Özgöker, küresel sistemde tek kutuplu dönemin kapandığını, bölgesel paktlar ve ekonomik entegrasyonlar üzerinden çok kutuplu yeni bir denge kurulana kadar bölgesel çalkantıların devam edeceğini ancak topyekün bir Dünya Savaşı riskinin nükleer caydırıcılık nedeniyle sınırlı kalacağını ifade ederek analizini tamamlamıştır.