Prof. Dr. Uğur Özgöker, İran içinde iki farklı güç merkezinin bulunduğunu ve seçilmiş sivil hükümetin aksine Devrim Muhafızları Ordusu’nun paralel bir devlet gibi hareket ettiğini ifade etmiştir. Özgöker; orduya, bürokrasiye ve petrokimya tesislerine çöken bu yapının savaştan ve istikrarsızlıktan beslendiğini, petrolü Çin’e yarı fiyatına barter yöntemiyle satarak ülkeyi derin bir ekonomik darboğaza sürüklediğini belirtmiştir. Zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarına rağmen İran’ın gayrisafi milli hasılasının 300 milyar dolara gerilediğini hatırlatan Özgöker, bu kriz ortamının en büyük faturasını İran halkının ödediğini dile getirmiştir.

ABD-İran çatışmasının askeri boyutunu değerlendiren Prof. Dr. Uğur Özgöker, 1.7 milyon kilometrekarelik geniş coğrafyası ve 93 milyonluk nüfusuyla İran’ın karadan işgal edilmesinin imkânsız olduğunu savunmuştur. Özgöker, ABD’nin doğrudan karaya asker çıkarmak yerine Hürmüz Boğazı’nda yer alan Hark, Ebu Musa ve Keşm gibi stratejik adaları hedef alacağını ve buraların kontrolünü Körfez ülkelerine devretmeyi planladığını öne sürmüştür. ABD’nin asimetrik savaş şartlarında bölgesel üslerini korumakta zorlandığını belirten Özgöker, hava bombardımanlarının ve füze saldırılarının kilit kriz noktalarında düğümlendiğini kaydetmiştir.

Bölgedeki krizlerin tarihsel derinliğine değinen Prof. Dr. Uğur Özgöker, Ortadoğu’daki mevcut sınırların 1916 Sykes-Picot Anlaşması ile İngiliz ve Fransız emperyalizmi tarafından cetvelle çizildiğini vurgulamıştır. Osmanlı’nın Musul, Bağdat, Basra ve Şam gibi eyaletlerinin parçalanarak yapay devletçiklerin oluşturulduğunu ifade eden Özgöker, bölgedeki etnik ve mezhepsel fay hatlarının kasten açık bırakıldığını söylemiştir. Özgöker; su ve enerji kaynaklarının kontrolünün petrolden çok daha hayati bir çatışma unsuru haline geldiğini, İsrail ve Batılı güçlerin bu tarihsel fay hatlarını kaşıyarak bölgeyi sürekli bir istikrarsızlık sarmalında tutmak istediğini dile getirmiştir.

Doğu Akdeniz’deki enerji dengelerini ve Türkiye’nin Kıbrıs hamlelerini ele alan Özgöker, Türkiye’nin Oruç Reis ile ilan ettiği Navtex ve KKTC ile kuracağı çift hatlı doğal gaz boru hattı projesinin stratejik önemine dikkat çekmiştir. Yunanistan ve İsrail’in Türkiye’yi dışarıda bırakmayı hedefleyen maliyetli EastMed projesinin çöktüğünü belirten Özgöker, Türkiye’nin KKTC’ye daha önce suyu bağladığını, şimdi ise doğalgaz projesiyle adayı tamamen Türkiye’ye entegre ettiğini ifade etmiştir. Avrupa’nın 30 yıllık enerji ihtiyacını karşılayabilecek Doğu Akdeniz gazının en güvenli ve ekonomik şekilde ancak Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınabileceğini vurgulamıştır.

Türkiye’nin savunma sanayiindeki tarihi dönüşümünü özetleyen Prof. Dr. Uğur Özgöker, 1952’de NATO’ya girilmesiyle ABD’nin Türk uçak fabrikalarını kapatarak ülkeyi dışa bağımlı kıldığını hatırlatmıştır. 1964 Johnson Mektubu ve 1974 Kıbrıs Ambargosu’nun ardından Türkiye’nin kendi milli harp sanayiini kurarak Aselsan, Havelsan, Roketsan ve Petlas’ı hayata geçirdiğini belirten Özgöker, Türkiye’nin bugün dünyada 11. sırada yer alan dev bir silah ihracatçısına dönüştüğünü söylemiştir. F-35 projesinde yatırılan 2.5 milyar doların takibinin yapılması gerektiğini ancak Türkiye’nin savunma geleceğinin F-35’e değil, yerli motora kavuşacak KAAN savaş uçağına ve İHA/SİHA teknolojilerine dayandığını belirterek sözlerini tamamlamıştır.