Prof. Dr. Uğur Özgöker, İran’ın tarihsel kodlarında ve devlet geleneğinde mezhepsel ve dini yayılmacılık politikasının resmi bir devlet doktrini olarak her dönem varlığını sürdürdüğünü ifade etmiştir. Bu politikanın sadece teokratik yönetimle sınırlı olmadığını, Şah döneminde de seküler bir ambalajla da olsa benzer emperyal genişleme eğilimlerinin sergilendiğini belirten Özgöker, ülkenin geçmişte Hürmüz Körfezi’ndeki stratejik adaları işgal etmesini buna örnek göstermiştir. Cenaze törenlerindeki sembolizmin ve okunan ayetlerin diplomatik etiğe sığmayan, misafir ülkeleri küçük düşürmeyi amaçlayan yaklaşımlar barındırdığını dile getiren Özgöker, İran’ın ekonomik açıdan yaşadığı büyük çöküşe de dikkat çekmiştir. 1979 öncesinde dünyanın en büyük 16. ekonomisiyken bugün ambargolar ve vekil güçleri finanse etmeye dayalı kötü yönetim yüzünden dramatik bir gerilemeyle 300 milyar dolar seviyesine düştüğünü vurgulamıştır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik “liberalleşme” ve serbest piyasaya açılma söylemlerinin arka planını deşifre eden Prof. Dr. Uğur Özgöker, bu kavramın asıl amacının Amerikan firmalarının İran’ın devasa petrol ve petrokimya rezervlerine çökmesi olduğunu savunmuştur. Tarihsel paralelliklere dikkat çeken Özgöker, 1951 yılında Muhammed Musaddık’ın petrolü devletleştirme hamlesine karşı MI6 ve CIA ortaklığıyla tezgahlanan askeri darbeyi hatırlatarak, Batı’nın bugün Venezuela’da uyguladığı stratejinin bir benzerini dünyanın ikinci büyük petrol rezervine sahip İran’da sahneye koymak istediğini belirtmiştir. Bloke edilen varlıkların serbest bırakılması karşılığında İran pazarının küresel sermayeye açılmasının, ülkeyi ekonomik olarak tamamen bağımlı hale getirecek bir sürecin başlangıcı olduğunu öngörmüştür.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in askeri kamuflajla cephe hattından verdiği mesajları ve Luhansk’ın tamamen ilhak edildiğine dair açıklamalarını değerlendiren Prof. Dr. Uğur Özgöker, Rusya’nın bu hamleleri başından beri bir “savaş” olarak değil, Ukrayna’yı tarihsel ve kültürel olarak kendi parçası gördüğü için bir “özel askeri harekat” olarak adlandırdığını anımsatmıştır. Gelecek dönemde NATO’nun stratejik konseptinde tarihi bir dönüşüm yaşanacağını, bu doğrultuda Rusya’nın yeniden “birinci askeri tehdit”, Çin’in ise “ekonomik tehdit” olarak tescilleneceğini belirten Özgöker, Putin’in askeri üniformayla aslında Batı’ya meydan okuduğunu ifade etmiştir. Rusya’nın gerçekte Ukrayna ile değil, doğrudan arkasındaki İngiltere, Almanya ve Fransa ittifakıyla yani topyekun NATO ile savaştığını, ancak Batı’nın Rusya’yı kendi sınırlarından uzak tutmak ve zayiat verdirmek adına Ukrayna’yı bir piyon gibi ileri sürdüğünü vurgulamıştır.
Prof. Dr. Uğur Özgöker, Rusya’nın nihai hedefinin doğrudan büyük Avrupa başkentlerini işgal etmekten ziyade, NATO’nun “birimiz hepimiz için” ilkesini barındıran 5. maddesinin fiilen çalışıp çalışmadığını test etmek olduğunu dile getirmiştir. İngiliz istihbarat raporlarının bu konudaki öngörülerinin tarihsel doğruluğuna atıfta bulunan Özgöker, Rusya’nın Polonya veya Baltık ülkeleri üzerinde bir “sahte bayrak” operasyonu gerçekleştirerek müttefiklerin refleksini ölçebileceğini belirtmiştir. Özellikle nüfuslarının yaklaşık yüzde otuzu Rus kökenli olan ve coğrafi olarak son derece dar bir alana sıkışan Baltık devletlerinin Ukrayna modeline benzer hibrit bir işgal riskiyle karşı karşıya olduğunu ifade eden Özgöker, olası bir askeri krizde ABD ve Türkiye’nin lojistik ve operasyonel desteği olmadan Avrupa ülkelerinin tek başlarına bir kurşun bile atamayacak askeri acziyet içinde olduklarını savunmuştur.
Soğuk Savaş dönemine ait gizli NATO belgelerinin açılmasıyla ortaya çıkan çarpıcı bir gerçeği paylaşan Prof. Dr. Uğur Özgöker, Batı’nın olası bir Sovyet işgalinde Türkiye’yi Toros Dağları’na kadar gözden çıkardığını ve Mehmetçik’i sadece Rus ordusunu yavaşlatacak bir “sünger” ve tampon olarak kurguladığını açıklamıştır. NATO’nun geçmişte Türkiye’ye hiçbir zaman gerçek bir güvenlik kalkanı sağlamadığını, aksine 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubat gibi askeri darbelere zemin hazırlayan vesayet mekanizmalarını beslediğini ifade eden Özgöker, buna rağmen Türkiye’nin ittifak içinde kalmasının stratejik bir zorunluluk olduğunu vurgulamıştır. Türkiye’nin NATO’dan ayrılması durumunda ertesi gün İsrail ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin ittifaka dahil edileceğini hatırlatan Özgöker, müttefiklerin bizzat kendi elleriyle PKK/YPG gibi terör örgütlerine tırlarla ağır silahlar vererek Türkiye’nin doğu sınırlarını istikrarsızlaştırmaya çalıştığını net bir şekilde ortaya koymuştur.
Sonuç olarak, Batı merkezli yapıların emir ve talimatlarıyla hareket eden “Eki Türkiye” döneminin tamamen kapandığını ilan eden Prof. Dr. Uğur Özgöker, bugün kendi milli politikalarını uygulayan, savunma sanayisinde dışa bağımlılığı kırarak müttefiklerini dahi silahlandırabilecek düzeyde küresel bir güç haline gelen bir Türkiye gerçeğinin bulunduğunu vurgulamıştır. Yunanistan’ın Ege adalarını uluslararası antlaşmalara aykırı olarak silahlandırmasını ve 1980 yılında Atina’nın askeri kanada dönüşü sırasında Türkiye’ye verilen Ege kontrolü sözlerinin Batı tarafından çiğnenmesini tarihsel birer ders olarak nitelendiren Özgöker, artık masada kuralları Türkiye’nin koyacağını ifade etmiştir. Gümrük Birliği gibi Türkiye’nin egemenliğini ve üçüncü ülkelerle ticaretini kısıtlayan yapıların revize edilmemesi halinde gerekirse serbest ticaret antlaşmaları modeline geçilebileceğini belirten Özgöker, Avrupa’nın güvenliğinin ancak güçlü bir Türkiye ile mümkün olabileceğini Batılı liderlerin de idrak ettiğini sözlerine eklemiştir.