Prof. Dr. Uğur Özgöker, 2026 Ankara NATO Zirvesi’nin, Kuzey Atlantik İttifakı’nın küresel bir güvenlik örgütüne dönüşmesi (NATO 3.0) yolunda tarihi bir dönüm noktası ve kilometre taşı olduğunu belirtmiştir. İttifakın 1949 yılındaki kuruluş kökenlerine atıfta bulunan Özgöker, başlangıçta sadece Atlas Okyanusu’nun kuzeyini ve Avrupa coğrafyasını kapsayan bölgesel bir savunma teşkilatı olarak kurgulanan yapının, Türkiye ve Yunanistan’ın katılımıyla daha ilk adımda Atlantik sınırlarının ötesine geçtiğini hatırlatmıştır. Özgöker, soğuk savaş döneminde NATO’nun temel ve yegane işlevinin Avrupa’yı ve üye ülkeleri Sovyetler Birliği (SSCB) istilasından korumak olduğunu vurgulayarak, bu misyonun başarıyla yerine getirildiğini kaydetmiştir.
Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında karşı karşıya kaldığı jeopolitik riskleri ele alan Prof. Dr. Uğur Özgöker, Sovyet lideri Josef Stalin’in Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı talep etmesi, ayrıca savaş tazminatı olarak İstanbul Boğazı’nda askeri üs istemesi üzerine Ankara’nın Batı İttifakı’na yönelmek zorunda kaldığını ifade etmiştir. Bu hayati tehdidi bertaraf etmek amacıyla İsmet İnönü hükümeti döneminde, 1946 yılında ABD ile savunma ve ekonomik işbirliği anlaşması yapıldığını belirten Özgöker; bugünkü İncirlik Üssü’nün ve Balgat gibi stratejik noktaların temellerinin o dönemde atıldığını anımsatmıştır. Bu üslerin İncirlik haricindeki büyük kısmının daha sonra 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın ardından Erbakan-Ecevit koalisyon hükümeti tarafından kapatıldığını hatırlatan Özgöker, NATO üyeliğinin Türkiye’yi mutlak bir Sovyet işgalinden kurtardığı gerçeğinin tarihsel olarak teslim edilmesi gerektiğini dile getirmiştir.
Prof. Dr. Uğur Özgöker, NATO’nun kurumsal yapısı içindeki güç dengelerine dikkat çekerek, ittifakın başından beri tamamen bir Amerikan patronajı ve vesayeti altında yönetildiğini savunmuştur. Fransa’da Charles de Gaulle’ün 1966 yılında ABD’nin her işe karışmasına tepki göstererek ülkesini askeri kanattan çekmesini ve müttefik karargahını Paris’ten Brüksel’e taşıtmasını örnek gösteren Özgöker, Türkiye’nin geçmişteki askeri yönetimler döneminde elindeki büyük stratejik kozları iyi değerlendiremediğini ifade etmiştir. 12 Eylül askeri darbe yönetiminin, askeri kanattan çıkan Yunanistan’ın Rogers Planı ile hiçbir yazılı metne ve güvenceye dayanmayan şifahi vaatlerle geri dönüşüne onay verdiğini, benzer şekilde 2009 yılında da Fransa’nın askeri kanada dönüşünün Türkiye tarafından veto edilmeyerek stratejik bir hataya imza atıldığını kaydetmiştir.
Ankara Zirvesi vesilesiyle Türkiye ile ABD arasındaki katsa yaptırımları, F35 programı ve milli muharip uçak Kaan için savaş uçağı motoru tedariki gibi kilit başlıkları analiz eden Prof. Dr. Uğur Özgöker, Batı’nın bu konulardaki çifte standartlı yaklaşımını eleştirmiştir. Geçmişte Yunanistan’ın Rus yapımı S300 hava savunma sistemlerini Girit’e konuşlandırmasına hiçbir ses çıkarmayan ve yaptırım uygulamayan Amerikan Kongresi’nin, Türkiye’nin haklı güvenlik ihtiyacı nedeniyle S400 almasını katsa yaptırımlarına gerekçe yapmasını kabul edilemez bulduğunu belirtmiştir. Ancak NATO’nun 3.0 konseptiyle Avrupa merkezli ve konvansiyonel bir yapıya bürünmek zorunda kaldığını ifade eden Özgöker, Türkiye’ye bu yeni askeri mimaride biçilen hayati rolden dolayı katsa yaptırımlarının tamamen kaldırılmasının artık bir zorunluluk haline geldiğini, nitekim Amerikan savunma şirketlerinin de bu ambargoların kalkması için kendi hükümetlerine ciddi baskı uyguladığını vurgulamıştır.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından açılan gizli NATO belgelerindeki çarpıcı bir gerçeği yeniden gündeme getiren Prof. Dr. Uğur Özgöker, Batı’nın olası bir Sovyet taarruzunda Türkiye’yi Toros Dağları’na kadar gözden çıkardığını, Mehmetçik’i sadece Rus ordusuna zayiat verdirecek bir “sünger” ve tampon olarak konumlandırdığını deşifre etmiştir. Bugün Batı’nın aynı feda edilebilir “oturan ördek” ve piyon rolünü Ukrayna’ya biçtiğini, para ve silah vererek Ukraynalıları Rusya karşısında kırdırdığını belirten Özgöker, Finlandiya’nın NATO’ya girerek nükleer silah konuşlandırmasının da kendi güvenliğini artırmadığını aksine Rusya için açık bir hedef haline getirdiğini savunmuştur. Özgöker, müttefiklerin bizzat gözümüzün önünde uçaksavarlarla ve ağır silahlarla PKK/YPG terör örgütünü desteklemesine rağmen, Türkiye’nin ittifaktan ayrılması durumunda ertesi gün İsrail ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin NATO’ya alınacağını, bu yüzden Türkiye’nin ittifak içinde kalarak kuralları kendi koyan proaktif bir strateji izlemesi gerektiğini sözlerine eklemiştir.