Prof. Dr. Uğur Özgöker, katıldığı televizyon yayınında Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Fransa ve İtalya tarafından gerçekleştirilen tatbikatlar ile denizaltı elektrik kablosu projesinin arka planını değerlendirdi. Türkiye’nin 2019 yılında Libya ile imzaladığı Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Anlaşması sayesinde Girit ile Kıbrıs arasındaki bölgede kendi münhasır ekonomik bölgesini tescillediğini belirten Prof. Dr. Uğur Özgöker, bu hamleyle Türkiye’yi Antalya ve İskenderun Körfezi’ne hapsetmeyi amaçlayan Sevilla haritasının ve Yunanistan’ın Mısır ile yaptığı anlaşmanın boşa çıkarıldığını ifade etti. Bölgede 2011 yılında tespit edilen zengin petrol yatakları ve Avrupa’nın 30 yıllık enerji ihtiyacını karşılayabilecek büyüklükteki doğalgaz rezervleri üzerine kurulan Doğu Akdeniz Boru Hattı (EastMed) projesinin, 70 milyar euroluk yüksek maliyeti ile Türkiye ve Rusya’nın muhalefeti nedeniyle çöktüğünü hatırlattı. Larnaka’da depolanan doğalgazın Türkiye üzerinden 70 kilometrelik bir boru hattıyla sadece 2,5 milyar euro maliyetle Avrupa’ya ulaştırılabileceğini, ancak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni zımnen tanımak anlamına geleceği için Yunanistan ve Rum kesiminin buna yanaşmayıp çok maliyetli olan sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) taşımacılığına yöneldiğini aktardı.
Doğalgaz boru hattında başarısız olan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin şimdi de denizaltı elektrik kablosu projesiyle Türkiye’nin Kıbrıs’taki enerji hamlelerinin önünü kesmeye çalıştığını vurgulayan Prof. Dr. Uğur Özgöker, bu projenin mali, teknik ve siyasi açıdan uygulanabilir olmadığını dile getirdi. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin elektrik ihtiyacının yüzde 80’ini karşılayan Teknecik Santrali’nin yanı sıra, Türkiye’nin Asrın Projesi ile Manavgat’tan adaya su götürdüğü gibi elektrik ve çift taraflı doğalgaz hattını da bağlayarak tüm Kıbrıs’ın enerji ve su ihtiyacını karşılayacak kapasiteye ulaşacağını belirtti. Türkiye’nin yarı fiyatına mal ettiği bu enerji karşısında beş katı maliyetle karşılaşan Güney Kıbrıs’ın da sonunda Türkiye’nin altyapısına ihtiyaç duyacağını söyleyen Özgöker, münhasır ekonomik bölgede seyrüsefere ve tatbikatlara engel olunamasa da Türkiye’den izinsiz döşenmek istenen elektrik kablolarına izin verilmeyeceğini kaydetti. Ayrıca başka bir ülkenin karasularında Navtex ilan edilemeyeceğini belirterek, Meis, Kaşot ve Kerpe adaları çevresinde tuzak kurularak Türkiye’nin Akdeniz’deki 12 millik karasularının ihlal edilmesi halinde bunun karşı taraf için çok ağır sonuçlar doğuracağı uyarısında bulundu.
Türkiye’nin bölgesel krizlerdeki bu kararlı duruşunun temelinde yerli savunma sanayisinin yattığını belirten Prof. Dr. Uğur Özgöker, ülkenin savunma teknolojilerinde katettiği mesafeyi anlamak için 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’na bakılması gerektiğini söyledi. İkinci harekat sırasında Amerika Birleşik Devletleri’nin uyguladığı ambargo yüzünden F-4 uçaklarının küçük bir klipsinin dahi temin edilemediğini ve aşınan uçak lastiklerinin değiştirilemediğini, bu lastiklerin Libya lideri Kaddafi üzerinden sağlandığını hatırlattı. Aynı harekatta telsiz sistemlerinin çalışmaması ve iletişimsizlik nedeniyle Türk birliklerinin birbirini vurduğunu ve Kocatepe muhribinin batırıldığını anlatan Özgöker, 1975-1976 yıllarında Türkiye’nin Almanya üzerinden karaborsayla döviz ödeyerek silah almak zorunda kaldığını ifade etti. Ancak 1974 ambargosunun Türkiye’yi kendi kendine yetmeye zorladığını, uçak lastiği üretimi için Petlas’ın, haberleşme ve savunma teknolojileri için ASELSAN, HAVELSAN ve ROKETSAN gibi kuruluşların bu süreçte kurulduğunu vurguladı.
Yakın geçmişe kadar parasını ödediği uçakları ve hava savunma sistemlerini dahi alamayan Türkiye’nin, bugün dünyada en çok silah ihraç eden 10. ülke konumuna yükseldiğini belirten Prof. Dr. Uğur Özgöker, savunma sanayi şirketlerinin ülkenin en fazla ihracat yapan ve gelir sağlayan kurumları haline geldiğini kaydetti. Dünyanın 1933-1939 yılları arasındaki döneme benzer biçimde hızla yeni bir dünya savaşına sürüklendiğini ifade eden Özgöker; Ukrayna, İran, Körfez ve Kızıldeniz’deki çatışmaların 1945 sonrası kurulan iki kutuplu ve liberal uluslararası düzenin tamamen bittiğini gösterdiğini söyledi. Devletlerin artık doğrudan başka ülkelerin topraklarına ve enerji kaynaklarına göz diktiğini, Amerika Birleşik Devletleri’nin dahi dünyanın en büyük petrol rezervine sahip Venezuela’ya ve ikinci sıradaki İran’a yöneldiğini belirtti. Rusya’nın eski Sovyet coğrafyası, Baltık ülkeleri, Gürcistan, Ukrayna ve Kaliningrad üzerindeki hamleleri karşısında, 80 yıldır savunmaya bütçe ayırmayan Almanya’nın tek bir yılda 125 milyar euroluk silahlanma hamlesine giriştiğini, Almanya’da birinci sıraya yükselen partinin Fransa’daki Alsace-Lorraine ve Avusturya’yı kendi sınırları içinde gösteren haritalar yayımladığını, Polonya’da 20 bin kişilik yeraltı sığınakları inşa edildiğini ve Japonya’nın anayasasını değiştirerek silahlanmaya başladığını aktardı.
Uluslararası ortamın bu denli tehlikeli bir boyuta ulaştığı süreçte kendi silahını üretemeyen ve savunma sanayisine yatırım yapmayan ülkelerin işgal ve esarete mahkum olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Uğur Özgöker, ABD’de yönetim değiştiğinde 300 milyar dolar harcanan Ukrayna’ya desteğin kesilmesini ve İran-Irak Savaşı’nda İran’a ambargo uygulanırken el altından on katı fiyata silah satılıp petrolünün ucuza kapatılmasını dışa bağımlılığın ağır sonuçlarına örnek gösterdi. Bugün dünyada parası olan ülkelerin dahi silah satın alamadığı bir ortamda Türkiye’nin hem kendi ordusunu güçlendirdiğini hem de hazır bir küresel pazara ihracat yaptığını dile getirdi.
Prof. Dr. Uğur Özgöker, Türkiye’nin ulaştığı savunma sanayisi kapasitesinin ve güçlü siyasal iradesinin sahada doğrudan stratejik sonuçlar ürettiğinin altını çizdi. Libya’da Hafter güçlerinin durdurularak deniz yetki anlaşmasının korunmasının, Kafkasya’da Azerbaycan’ın zafer kazanmasının ve Suriye’de 60 yıllık Baas diktatörlüğünün yıkılmasının Türkiye’nin bu caydırıcı gücü sayesinde gerçekleştiğini ifade etti. Tarım ve ziraat kadar hayati bir sektör olarak tanımladığı savunma sanayisinde, hükümetin açıkladığı 2030 yılına kadar 100 bin teknoloji girişimi kurma ve teşvik etme stratejisinin son derece isabetli olduğunu belirten Özgöker, muhalefetin de bu milli projelere karşı çıkmak yerine yapıcı ve alternatif stratejiler üretmesi gerektiğini sözlerine ekledi.