Prof. Dr. Uğur Özgöker, Alihan Kuriş ve bağlantılı yapılanmaya yönelik soruşturmayı değerlendirirken cemaatin tarihsel köklerine dikkat çekmiştir. Süleyman Hilmi Tunahan döneminden itibaren cemaatin Süleymaniye Medresesi mezunu, vatansever ve Seyyid kökenli kadrolarla geleneksel olarak hep devletin yanında konumlandığını hatırlatan Özgöker, 1970’li yıllardaki Milliyetçi Cephe hükümetlerinden 12 Eylül sonrasına kadar yapının bürokraside ve merkez sağ partilerde yer aldığını belirtmiştir. Ancak 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından Ahmet Arif Denizolgun’un 60 yaşında şüpheli şekilde vefat etmesi ve Alihan Kuriş’in yönetimi devralmasıyla yapının eksen değiştirdiğini, FETÖ’nün devleti ele geçirme projesinde bıraktığı boşluğun bu yapıya devredildiğini ifade etmiştir.

Geçmiş yıllarda Almanya ve Avrupa’daki gurbetçilerden toplanan bağışların Türkiye’ye getirilerek Kur’an kursları ve öğrenci yurtlarına harcandığını anımsatan Özgöker, 2016 sonrasında bu mali akışın tam tersine döndüğünü vurgulamıştır. Türkiye’de toplanan kaynağı belirsiz milyarlarca liralık devasa paraların, paravan şirketler, döviz işlemleri ve külçe altınlar üzerinden başta Almanya olmak üzere yurt dışına kaçırıldığını dile getirmiştir. Almanya’nın Köln kentinde inşa edilen 70 milyon avroluk merkezin arkasında Alman dış istihbaratının (BND) bulunduğunu belirten Özgöker, Türkiye’nin OECD ve Avrupa Birliği normları çerçevesinde yapacağı hukuki başvurularla bu kayıt dışı para transferlerinin ve şirket hesaplarının hesabını Almanya’dan uluslararası hukuk yoluyla sormak zorunda olduğunu kaydetmiştir.

İsrail’de yaklaşan seçimleri ve Başbakan Binyamin Netanyahu’nun Türkiye’yi hedef alan seçim afişlerini analiz eden Prof. Dr. Uğur Özgöker, Siyonizmin İsrail’de kim iktidara gelirse gelsin değişmeyen bir devlet politikası olduğunu ifade etmiştir. 1975 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Siyonizmin ırkçılıkla eşdeğer kabul edildiği tarihi karara Türkiye ve Pakistan’ın dik durarak “evet” oyu verdiğini hatırlatan Özgöker, Netanyahu’nun diğer siyasetçilerden en büyük farkının şahsi yolsuzluk davalarından hapse girmemek için savaşı kasten uzatması olduğunu belirtmiştir. Netanyahu’nun devrilmesi halinde Siyonist devlet aklının tamamen yok olmayacağını ancak şahsi bekası için tüm bölgeyi ateşe atan bu çılgınca saldırganlığın kısmen de olsa dizginlenebileceğini savunmuştur.

ABD’nin Hürmüz Boğazı ve Umman Denizi’nde 200 günü aşkın süredir limana yanaşmadan beklettiği USS Abraham Lincoln uçak gemisindeki askerlerin tükenmişlik ve disiplinsizlik krizini değerlendiren Özgöker, orduların motivasyon kaynakları arasındaki farka dikkat çekmiştir. Türk ve Alman milletleri gibi vatanı için canını ortaya koyan “ordu-millet” geleneğine sahip toplumların en zorlu muharebe ve mahrumiyet şartlarında dahi yılmadan savaştığını belirten Özgöker; tamamen paraya, konfora ve menfaate dayalı paralı Amerikan askeri yapısının ise taze gıda eksikliği ve uzun görev süreleri karşısında hemen psikolojik çöküş yaşadığını, bu durumun ABD’nin bölgedeki operasyonel caydırıcılığını sıfırladığını vurgulamıştır.

Son olarak Türkiye’nin Kuzey Ege’de Gökçeada ve Akdeniz’de Fethiye-Kaş açıklarında ilan ettiği iki yeni Deniz Milli Parkı kararını uluslararası deniz hukuku açısından ele alan Prof. Dr. Uğur Özgöker, bu hamlenin stratejik boyutunu açıklamıştır. 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu kapsamında ilan edilen bu alanların kıta sahanlığı veya münhasır ekonomik bölge gibi doğrudan bir egemenlik mülkiyeti üretmediğini ancak Türkiye’ye evrensel ekosistemi ve deniz altı biyolojik zenginliklerini koruma ve denetleme yetkisi verdiğini belirtmiştir. Özgöker, Yunanistan ve Meis gibi adaların çevresindeki kirliliği, atık boşaltımını ve ekolojik tahribatı engelleme inisiyatifinin Türkiye tarafından üstlenilmesinin, Mavi Vatan sınırlarında barışçıl ve çevreci bir uluslararası denetim üstünlüğü tesis ettiğini kaydederek analizini noktalamıştır.