Prof. Dr. Uğur Özgöker, katıldığı televizyon yayınında Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleştirilen Kongre ara seçimlerini, Amerikan anayasal sistemini, küresel enerji politikalarını ve İran ile yaşanan gerilimin arka planını değerlendirdi. Türkiye’de 1961 Anayasası döneminde senato ve meclisten oluşan çift meclisli sistemin yanlış kurgulandığını ve ülkeyi 12 Eylül ihtilaline sürüklediğini hatırlatan Prof. Dr. Uğur Özgöker, ABD’de ise “checks and balances” (denge ve denetleme) sisteminin doğru oturtulduğunu ifade etti. Amerikan sisteminde yürütmenin doğrudan halk tarafından seçilen başkanda olduğunu, yasama görevini yürüten parlamentonun Senato kanadının ise aynı zamanda denetleme görevini üstlendiğini, geçmişte Nixon ve Clinton örneklerinde görüldüğü üzere başkanların sorgulanması ve azil süreçlerinin Senato’da gerçekleştiğini belirtti. Yürütmenin başı olan ABD başkanlarının bütçe onayları ve yurt dışı askeri operasyonlar haricinde Kongre’ye bağımlı olmadığını, hatta 90 günlük özel askeri harekatları Kongre izni olmadan ve diğer pek çok icraatı başkanlık kararnameleriyle yürütebildiğini vurguladı. Geçmişte 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında Türkiye’ye uygulanan ambargo döneminde Amerikan başkanlarının Kongre’yi bir bahane olarak kullandığını, ancak Nixon’ın ardından göreve gelen Başkan Gerald Ford’un silahları Almanya’ya verip Almanya üzerinden Türkiye’ye ulaştırarak ambargoyu deldiğini hatırlattı.

Kongre ara seçimlerinde Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin başkanı “topal ördek” konumuna düşürerek özellikle vergilerin kullanımı ve bütçe konusunda elini kısıtlayacağını belirten Prof. Dr. Uğur Özgöker, Donald Trump’ın bu seçim kaybını bilerek göze aldığını dile getirdi. Trump’ın isteseydi sübvansiyon uygulayarak ABD’de 2,5 dolardan 5 dolara çıkan benzin fiyatlarını 1 dolara dahi indirebileceğini ve İran meselesini çözerek uluslararası petrol fiyatlarının yükselmesini engelleyebileceğini, ancak bunu bilerek yapmadığını söyledi. Hürmüz Boğazı ve Süveyş Kanalı’ndaki krizler ile petrol arzının kısılmasının; NATO’dan bağımsız bir askeri güç kurmak ve ABD’den bağımsız politikalar izlemek isteyen Avrupa’nın yanı sıra Çin, Japonya ve Güney Kore’nin ABD’ye olan bağımlılığını artırdığını ifade etti. Teksas ve Alaska’daki zengin yataklarıyla zaten dünyanın bir numaralı petrol ihracatçısı olan ABD’nin, dünyada petrol rezervinde birinci sırada yer alan Venezuela’nın petrollerine çöktüğünü ve ikinci sıradaki İran’ı da dizginlemeye çalıştığını belirten Özgöker, Trump’ın küresel rakiplerini ABD’ye bağımlı tutmak adına enerji krizini bir koz olarak kullandığını kaydetti.

ABD’deki seçim dinamiklerinde Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren Yahudi, Ermeni ve Rum lobilerinin faaliyetlerine ve kampanya finansmanına da dikkat çeken Prof. Dr. Uğur Özgöker, geleneksel olarak Demokratları destekleyen Yahudi lobisinin Trump döneminde Kudüs’ün başkent olarak tanınması ve Trump’ın damadının Yahudi olması gibi etkenlerle ikiye bölündüğünü hatırlattı. Demokratların en büyük bağışçıları arasında 102 milyon dolarla George Soros’un ve 84,2 milyon dolarla Bloomberg’ün yer aldığını belirten Özgöker, Açık Toplum Enstitüsü üzerinden Ukrayna, Gürcistan, Kırım ve Türkiye’deki Gezi olaylarında operasyonlar yürüten Soros ile medya patronu Bloomberg gibi Siyonist sermaye gruplarının Amerikan medyasının yarısından fazlasını kontrol ederek kamuoyunu yönlendirdiğini ifade etti.

Orta Doğu’daki nükleer silah tartışmalarını tarihsel süreç içinde analiz eden Prof. Dr. Uğur Özgöker, İran’daki nükleer çalışmaların 1971 yılında başladığını ve ABD’nin Sovyetler Birliği’nin sıcak denizlere inmesini engellemek amacıyla bölgede “bekçi köpeği” olarak konumlandırdığı Şah Rıza Pehlevi’ye İslam dünyasının ilk atom bombasını bizzat yaptırmaya başladığını anlattı. 1979 devrimi olmasaydı İran’ın 1980-1981 yıllarında ABD eliyle nükleer silaha sahip olacağını, İran’da devrim gerçekleşince ABD’nin bu kez 1980’de Libya lideri Kaddafi’nin finansmanıyla Pakistan’a nükleer silah yaptırdığını belirtti. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu nezdinde ABD, İngiltere, Rusya, Çin, Hindistan ve Pakistan’ın nükleer silahlarının tescilli olduğunu, buna karşın Kuzey Kore ve elinde 300 atom bombası bulunan İsrail’in nükleer silahlarının tescilli olmadığını vurguladı. ABD’nin elindeki 3 bin ve Rusya’nın elindeki 3 bin 500 nükleer başlığın kullanılmak için değil caydırıcılık için tutulduğunu, geçmişte elindeki nükleer silahları teslim eden Ukrayna’nın bugün Rusya tarafından işgal edildiğini hatırlatan Özgöker, İsrail’in elinde 300 atom bombası varken İran’ın da Türkiye’nin de caydırıcılık amacıyla nükleer güce sahip olması gerektiğini, eğer İran’ın nükleer kapasitesine müdahale edilecekse önce İsrail’in elindeki atom bombalarının alınması gerektiğini dile getirdi.

ABD ile İran arasındaki ilişkilerin arka planına ve olası askeri senaryolara değinen Prof. Dr. Uğur Özgöker, ABD’de ne Demokratların ne Cumhuriyetçilerin ne de derin devletin İran’daki molla rejimini devirip yerine liberal demokratik bir yönetim getirmek gibi bir niyeti olmadığını vurguladı. 1979 yılında Sovyetler Birliği’nin Afganistan işgali ve Polonya’daki Jaruzelski darbesi sürecinde Şah’ın Batı çıkarlarını koruyamaması üzerine, Yeşil Kuşak teorisi çerçevesinde CIA ve Fransız istihbaratının gözetiminde Paris’te tutulan Humeyni’nin uçağa konularak İran’a gönderildiğini hatırlattı. ABD’nin bu rejimden her zaman istifade ettiğini belirten Özgöker; 1980’de petrol 40 dolarken kimseye İran’dan petrol aldırtmayan ABD’nin kendisinin el altından dörtte bir fiyatına 12 dolara petrol aldığını, 8 yıl süren İran-Irak Savaşı’nda kimseye silah sattırmazken Kongre kayıtlarıyla sabit olduğu üzere Nikaragua’daki Kontraları desteklemek için İran’a karaborsadan fahiş fiyata silah sattığını ve İranlı mollaların çocuklarının hala ABD’de okuyup paralarının ABD’de tutulduğunu söyledi.

Bugün 93 milyon nüfuslu, 1 milyon 700 bin kilometrekare toprağa, güçlü tarıma, dünyanın en büyük ikinci petrol ve dördüncü doğalgaz rezervine sahip İran’ın gayrisafi milli hasılasının 1,8 trilyon dolarlık Türkiye ekonomisinin çok gerisinde kalarak 280 milyar dolara düştüğünü ve İran’ın artık savaşı sürdürecek ekonomik tahammülünün kalmadığını belirten Prof. Dr. Uğur Özgöker, İran’ın müzakere şartları arasında yer alan savaş tazminatı talebi dışındaki tüm taleplerinde haklı olduğunu, ancak Suudi Arabistan’da Aramco’yu, Katar’da LNG tesislerini ve Dubai’de sivil noktaları vurarak 300 milyar dolar sermayenin kaçmasına yol açtığı için tazminat talep etme hakkı bulunmadığını ifade etti. Vietnam ve Afganistan’da tutunamayan ABD’nin İran’a yönelik bir kara harekatı yapmasının imkansız olduğunu, havadan yapılan bombardımanların da ilk gün 48 üst düzey yetkilinin öldürülmesine rağmen rejimi değiştirmediğini belirten Özgöker, ABD’nin karadan yapabileceği tek sınırlı hamlenin 1975’te Molla Mustafa Barzani ayaklanması sırasında Şah’ın Irak’tan aldığı ve İran petrolünün yüzde 90’ının geçtiği Hark Adası’nı alıp Irak’a iade etmek ile 1971’de İngilizler çekilirken İran’ın el koyduğu Hürmüz Boğazı’ndaki Ebu Musa, Büyük Tunb ve Küçük Tunb adalarını alıp Birleşik Arap Emirlikleri’ne vermek olabileceğini sözlerine ekledi.