Prof. Dr. Uğur Özgöker, katıldığı televizyon yayınında emekli maaşlarına yapılması planlanan düzenlemeleri, piyasada yaşanan fahiş fiyat artışlarını, İsrail seçimlerini ve Türkiye’nin uluslararası örgütlerdeki yükselen konumunu değerlendirdi. Emeklilere 6 ayda bir verilen enflasyon farkına ek olarak yeni yılda bir defaya mahsus tatmin edici bir refah payı artışı yapılacağına dair güçlü bir izlenim edindiğini belirten Prof. Dr. Uğur Özgöker, maaş zamlarında seyyanen artış modelinin düşük maaş alan emeklilere, oransal artışın ise yüksek maaş alanlara daha fazla yaradığını, bu nedenle iki yöntemin bir arada uygulandığı hibrit bir sistemin gündeme gelebileceğini ifade etti. Maaşlara hangi oranda zam yapılırsa yapılsın asıl belirleyici unsurun satın alma paritesi olduğunu vurgulayan Özgöker, tarlada 5 lira olan limonun markette 105 liraya satılmasının iktisat bilimiyle açıklanamayacağını, bunun serbest piyasa değil doğrudan vatandaşı aldatmak olduğunu söyledi. Dört bakanlığın yaş sebze ve meyve piyasasındaki tekel ve kartellere karşı başlattığı mücadelenin çok doğru olduğunu belirterek; genel piyasa düzenleyici Rekabet Kurumu ile SPK, BDDK ve EPDK gibi sektörel düzenleyici kurumların cezaları ağırlaştırması gerektiğini dile getirdi. Mevcut Rekabet Kanunu’nda yer alan bir önceki yılın cirosunun yüzde 10’una kadar ceza kesilmesi hükmünün uygulamada yüzde 3’ü geçmediğini, rekabeti ihlal ederek yüzde 200 kazanan tekellerin bu cezayı bahşiş gibi ödediğini, bu oranın kanun değişikliğiyle yüzde 50’ye çıkarılması halinde fahiş fiyat ve kartelleşmenin önüne geçilebileceğini kaydetti.

İsrail’de gerçekleştirilen genel seçimleri ve Orta Doğu’daki gelişmeleri de analiz eden Prof. Dr. Uğur Özgöker, İsrail’in kurulduğu 1948 yılından bu yana hiçbir siyasi partinin tek başına iktidara gelemediğini ve ülkenin her zaman koalisyonlarla yönetildiğini hatırlattı. Son seçimlerde de hiçbir bloğun hükümeti kuracak çoğunluğa ulaşamadığını, ancak İsrail seçmeninin Gazze’deki soykırımı onaylar nitelikte oy kullandığını ve Netanyahu’nun rakibi olan Eizenkot’un da siyasi zihniyet bakımından Netanyahu’dan hiçbir farkı olmadığını ifade etti. İsrail ve İtalya gibi ülkelerde yıllarca süren koalisyon hükümetlerinin ülkelerin kalkınmasına engel olmadığını, çünkü oradaki muhalefet partilerinin milli meselelerde devletin yanında durduğunu belirten Özgöker, Türkiye’de ise muhalefetin Lozan’dan sonraki en başarılı anlaşma olan Libya mutabakatına ve Mekke İttifakı’na dahi karşı çıktığını söyledi. Özgür Özel’in Suudi Arabistan’ı savaşta olan bir ülke gibi göstererek Mekke İttifakı’nı eleştirmesinin uluslararası hukuka ve tarihi gerçeklere tamamen aykırı olduğunu, Suudi Arabistan’ın bir devletle savaşmadığını, yalnızca Yemen’in içindeki bir terör grubunun saldırılarına maruz kaldığını vurguladı. Ayrıca ABD ile İran arasındaki krizde hem seçim kampanyası yürüten Washington’ın hem de halkını doyuramayacak kadar ağır ekonomik darboğaza giren Tahran’ın Türkiye’nin arabuluculuğuna muhtaç olduğunu ve çözüm masası için en doğru adresin Türkiye olduğunu belirtti.

Türkiye’nin uluslararası sistemdeki konumunun tarihsel bir dönüşüm geçirdiğine dikkat çeken Prof. Dr. Uğur Özgöker, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Milletler Cemiyeti ile İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Batı Avrupa Birliği, OECD, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve NATO gibi örgütlere girebilmek için Türkiye’nin geçmişte yıllarca kulis yapmak zorunda kaldığını anlattı. İnönü ve Demokrat Parti dönemlerinde Türkiye’nin NATO’ya kabul edilmediğini, ancak Kore’ye asker gönderildikten sonra ittifaka alındığını, 1949’da ABD’nin talimatıyla İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülkenin Türkiye olduğunu, 1958’de yine ABD’nin isteğiyle Cezayir’in bağımsızlığının tanınmadığını ve 1975’te Birleşmiş Milletler’de Siyonizmi ırkçılıkla eşdeğer sayan tasarıda Kıbrıs ambargosu olmasaydı Türkiye’nin ABD baskısıyla çekimser kalacağını hatırlattı. Uluslararası ilişkilerde realist teorinin temel ilkesinin güç olduğunu vurgulayan Özgöker, eski dönemde ABD’nin 51. eyaleti gibi hareket etmek zorunda bırakılan Türkiye’nin bugün kendi kararlarını bağımsızca aldığını, Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Avrupa Birliği’nin dayattığı ambargolara katılmadığını ve artık başkalarının kurduğu örgütlere girmek için bekleyen değil, kendi uluslararası ittifaklarını kuran ve liderlik eden bir güç haline geldiğini ifade etti.

Bu stratejik güç artışının somut bir örneği olarak geçmişte Türkiye’ye savunma sanayisinde kamera ambargosu uygulayan Kanada’nın Başbakan düzeyinde Türkiye’ye gelerek NATO müttefikliğinin bir alt kademesi olan stratejik ortaklık talep etmesini gösteren Prof. Dr. Uğur Özgöker, dört tarafı okyanuslarla ve müttefiki ABD ile çevrili olan, hiçbir sınır tehdidi bulunmayan Kanada’nın dahi 1990 yılında 200 stratejik araştırma merkezine sahip olarak dünya politikası izlediğini ve bugün gücün merkezinin Türkiye olduğunu görerek Ankara’ya geldiğini anlattı. Benzer şekilde Katar, Pakistan ve dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesi Endonezya ile Milli Savunma Bakanları düzeyinde imzalanan Bedir İttifakı’nın da NATO bünyesindeki NAMSA teşkilatı gibi ortak savunma sanayisi üretimi ve bakımını kapsayan “Müslüman ülkelerin NATO’su” niteliğinde olduğunu söyledi.

İç siyasetteki yolsuzluk ve kara para iddialarına da değinen Prof. Dr. Uğur Özgöker, 1979 yılındaki döviz krizinde Bülent Ecevit hükümetinin Lüksemburg’dan bulduğu 1 milyon dolarlık krediyi büyük bir zafer gibi sunduğunu hatırlatarak, bugün muhalefet belediyeleri ve siyasetçileri etrafında konuşulan 1 ila 5 milyar euroluk (yaklaşık 300 milyar TL) yolsuzluk iddialarının 8-10 Afrika ülkesinin toplam milli gelirine denk gelen korkunç rakamlar olduğunu ve milletvekili dokunulmazlığının yalnızca kürsü dokunulmazlığıyla sınırlandırılması gerektiğini dile getirdi. Son olarak Ankara’da düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı Zirvesi’ni değerlendiren Prof. Dr. Uğur Özgöker, Kırgızistan ve Kazakistan’da konuşulan dillerin sayı sistemlerinden temel kavramlara kadar Türkiye Türkçesi ile aynı kökene dayandığını, ancak ortak iletişimin tam anlamıyla sağlanabilmesi için Latin alfabesine Q ve X gibi birkaç harfin eklendiği ortak Türk alfabesine tüm üye ülkelerin geçmesi gerektiğini, ayrıca tüm Türk cumhuriyetlerinin üye olduğu Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nın (EİT) da Türk Devletleri Teşkilatı’nda gözlemci üye olarak yer alarak “işte birlik” ilkesini güçlendirdiğini sözlerine ekledi.