Prof. Dr. Uğur Özgöker, Cumhuriyetin 103. yıl dönümünde katıldığı televizyon yayınında Türkiye’nin güvenlik politikalarını, kurucu felsefesini ve küresel krizler karşısındaki stratejik konumunu değerlendirdi. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün aynı zamanda bir mareşal olarak “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini ortaya koyarken önce cephede savaşı kazandığını ve ardından diplomasiyi devreye soktuğunu belirten Prof. Dr. Uğur Özgöker, gerçek barışın ancak güçlü bir caydırıcılıkla ve “barış istiyorsan savaşa hazır ol” anlayışıyla korunabileceğini ifade etti. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan Birleşmiş Milletler sisteminin “sakat bir doğum” olarak dünyaya geldiğini vurgulayan Özgöker; ABD, Sovyetler Birliği ve İngiltere’nin yanı sıra savaşı kaybederek dörder yıl işgal altında kalan Fransa ve Çin’e de Güvenlik Konseyi’nde veto yetkisi verildiğini, hatta Komünist Çin’in 1971 yılına kadar BM üyesi bile olmadığını hatırlattı. Devletlerarası ihtilafların güç kullanarak veya güç kullanma tehdidiyle değil, müzakere ve arabuluculuk yoluyla çözülmesini öngören BM mekanizmasının beş ülkeye tanınan bu veto ayrıcalığı yüzünden işlevsiz kaldığını, Rusya-Ukrayna Savaşı’nda da Türkiye’nin arabuluculuğuyla İstanbul’da dışişleri bakanları düzeyinde paraflanan barış mutabakatının Rusya’yı zayıflatmak isteyen İngiltere ve Almanya’nın Zelenskiy’e para ve silah vaat etmesiyle bozulduğunu anlattı.

Uluslararası ilişkilerin kurucu teorisyenlerinden Hans Morgenthau’nun devletlerarası ilişkileri belirleyen temel unsurun “güç olarak tanımlanan çıkar ve menfaat” olduğu yönündeki tespitine atıfta bulunan Prof. Dr. Uğur Özgöker; askeri kapasite, ekonomik büyüklük, diplomasi kalitesi, doğal kaynaklar, nüfus ve coğrafyadan oluşan bu güç unsurlarının tamamının bugün Türkiye’de mevcut olduğunu dile getirdi. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın ikinci aşamasında 100 milyon dolarlık F-4 uçaklarının 1,5-2 dolarlık küçük bir elektronik aksamı verilmediği ve uçak lastiği bulunamadığı için uçakların kaldırılamadığını, uçak lastiklerinin Libya lideri Kaddafi’den temin edilerek zafer kazanıldığını hatırlatan Özgöker, geçmişte “füzeleri mi yiyeceğiz” eleştirilerine maruz kalan Türkiye’nin bugün İHA ve SİHA teknolojileriyle dünyada 9. büyük savunma sanayisi ihracatçısı konumuna yükseldiğini vurguladı. Bu muazzam güç sayesinde Türk Devletleri Teşkilatı üyelerinin, Macaristan’ın, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nın ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Ankara’da temsil edildiğini söyledi.

Türkiye’nin ulaştığı ekonomik ve stratejik seviyeyi somut verilerle ortaya koymak adına doğu komşusu İran ve batı komşusu Yunanistan ile karşılaştırma yapan Prof. Dr. Uğur Özgöker, tarih boyunca Osmanlı ordusu Balkanlar’a sefere çıktığında arkadan saldıran ve 1648 Kasr-ı Şirin Antlaşması’na kadar mücadele edilen İran’ın 3 bin yıllık Pers İmparatorluğu geleneğine, 1 milyon 700 bin kilometrekare toprağa, 93 milyon nüfusa, güçlü tarıma ve dünyanın en büyük ikinci petrol ile dördüncü doğalgaz rezervlerine sahip olmasına rağmen gayrisafi milli hasılasının 285 milyar dolara düştüğünü belirtti. Batı komşusu Yunanistan’ın ise 1981 yılında girdiği Avrupa Birliği’nden her yıl 15 milyar euro karşılıksız hibe alarak tüm otoyollarını, limanlarını ve elektrik santrallerini bedavaya yaptırdığını, ancak gayrisafi milli hasılasının 325 milyar dolarda kaldığını ifade etti. Buna karşılık Türkiye’nin 1,8 trilyon dolarlık milli geliriyle her iki komşusundan da altı kat daha zengin olduğunu vurgulayan Özgöker, bu başarının temelinde 24 yıldır devam eden siyasi istikrarın ve doğru yönetimin yattığını, demokratik ülkelerde iktidarı denetleyip alternatif makro politikalar üretmesi gereken muhalefetin ise Türkiye’de Libya anlaşmasından Suriye ve Azerbaycan-Ermenistan savaşına kadar her doğru adıma karşı çıktığını kaydetti.

Mavi Vatan ve Doğu Akdeniz stratejisinin tarihsel arka planını da analiz eden Prof. Dr. Uğur Özgöker, Vehbi Koç’un “Türkiye’nin kaybedilmiş yılları” olarak nitelendirdiği 1970’li yıllardaki koalisyon ve Milliyetçi Cephe hükümetleri döneminde Avrupa’nın “Yunanistan ile birlikte başvurun, ikinizi de alalım” çağrısının geri çevrilmesiyle tarihi bir fırsatın kaçırıldığını söyledi. İkinci büyük hatanın 12 Eylül darbesinin ardından ABD Genelkurmay Başkanı Bernard Rogers’ın sözüne güvenen Kenan Evren’in vetoyu kaldırmasıyla 1974’te NATO’nun askeri kanadından çıkan Yunanistan’ın 1980’de tekrar NATO’ya alınması olduğunu, üçüncü hatanın ise 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’na göre Türkiye ve Yunanistan’ın ortak üye olmadığı hiçbir örgüte Kıbrıs’ın giremeyeceği hükmüne rağmen 1999’da Bülent Ecevit hükümetine yapılan baskılarla Türkiye’nin vetosunu kaldırması ve Güney Kıbrıs’ın AB’ye girmesi olduğunu anlattı. AB üyesi olan Yunanistan ve Rum kesiminin, Akdeniz’e kıyısı olan 17 ülke arasında en uzun kıyı şeridine sahip Türkiye’yi Antalya ve İskenderun körfezlerine hapsetmeye çalıştığını belirten Özgöker; Türkiye’nin Kasım 2019’da Libya ile yaptığı Deniz Yetki Alanları Anlaşması, Mısır ile ilişkilerin düzeltilmesi, Suudi Arabistan ve Pakistan ile kurulan Mekke İttifakı, Katar, Bahreyn ve Kuveyt ile geliştirilen yakın ilişkiler sayesinde bu tuzağı tamamen yıktığını ifade etti. ABD’de Türkiye’yi dışlayan Biden yönetiminin gidip yerine Türkiye’nin önemini bilen Trump’ın gelmesi ve Osmanlı toprakları kökenli Türk dostu bir ismi Irak ve Suriye yüksek temsilcisi yetkileriyle Ankara’ya büyükelçi olarak göndermesi, ABD’nin NATO şemsiyesi altında Avrupa’yı bedava korumayı bırakıp yüzde 5 savunma harcaması şartı getirmesi ve 80 yıldır silaha para harcamayan Almanya’nın bir yılda 125 milyar euro silahlanma bütçesi ayırarak Türkiye’ye muhtaç hale gelmesiyle tüm denklemlerin Türkiye lehine değiştiğini, yakında Mısır, Lübnan ve Suriye ile de anlaşmalar yapılarak Barbaros Hayreddin Paşa döneminde bir Türk gölü olan Akdeniz’de gasp edilen tüm hakların geri alınacağını vurguladı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci yüzyılındaki gelecek projeksiyonunu “Üç AB” formülüyle özetleyen Prof. Dr. Uğur Özgöker, Türkiye’nin dış politikada 1952’den beri olduğu gibi körü körüne ABD ve NATO’ya, körü körüne Avrupa Birliği’ne veya körü körüne Orta Doğu’ya bağlı kalamayacağını belirtti. Türkiye’nin batıda Tanzimat’tan beri 200 yıllık stratejik hedefi olan “Avrupa Birliği”, güneyde İslam İşbirliği Teşkilatı, Mekke İttifakı ve Bedir Mutabakatı ile liderliğini yürüttüğü “Arap Birliği / İslam Birliği”, doğuda ise 13. zirvesi Ankara’da toplanan ve dilde, fikirde, işte birlik şiarıyla ortak deklarasyonlar yayımlayan Türk Devletleri Teşkilatı merkezli “Avrasya Birliği” olmak üzere üç yönlü global bir politika izlediğini ifade etti. Türkiye’nin kimsenin peşine takılmayan, aksine herkesin peşine takıldığı bölgesel ve küresel bir lider olduğunu vurgulayan Özgöker, bu yükselişin devamıyla Türkiye’nin gelecekte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi ve dünyanın ilk beş ülkesinden biri haline geleceğini sözlerine ekledi.