Küresel jeopolitikte tek kutuplu hegemonik yapının yerini çok merkezli yeni bir paradigmaya bıraktığı tarihi bir kırılma döneminden geçilmektedir. Bu bağlamda, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Çin ziyareti ve Moskova-Pekin-Pyongyang hattında belirginleşen stratejik yakınlaşma, sadece geçici bir diplomatik temas değil; Batı blokunun küresel denetim mekanizmalarına karşı inşa edilen kalıcı bir direnç odağıdır. Prof. Dr. Uğur Özgöker, Avrasya ve Asya-Pasifik eksenindeki bu güç kaymalarının, uluslararası sistemin çok kutuplu geleceğini şekillendiren en temel jeopolitik gerçeklik olduğunu savunmaktadır.
Rusya-Ukrayna savaşı bağlamında değişen askeri ve teknolojik dengeleri değerlendiren Prof. Dr. Uğur Özgöker, Kiev yönetiminin son dönemde Rusya topraklarının iç kısımlarına yönelik gerçekleştirdiği yoğun drone operasyonlarının sivil boyutta psikolojik bir etki yarattığına dikkat çekmektedir. Ancak sahadaki kalıcı toprak kayıplarının ve stratejik üstünlüğün mevcut konjonktürde salt askeri yöntemlerle tersine çevrilmesinin çok güç olduğunu ifade eden Özgöker, Batı’nın Ukrayna’ya sağladığı lojistik ve mühimmat desteğinin de ekonomik sınırlara dayandığını vurgulamaktadır. Bu durum, küresel güçlerin birbirini dizginleme mücadelesinde donmuş bir ihtilaf modelini kaçınılmaz hale getirmektedir.
Washington yönetiminin ve CENTCOM’un Orta Doğu ile Hint Okyanusu geçiş hatlarında uyguladığı deniz ablukası hamlelerini stratejik açıdan deşifre eden Prof. Dr. Uğur Özgöker, bu blokaj operasyonlarının küresel tedarik zincirleri üzerinde birer baskı unsuru olarak kullanıldığını belirtmektedir. Trump yönetiminin sert ve caydırıcı retoriklerinin, aslında askeri bir müdahaleden ziyade müzakere masasında maksimalist tavizler koparma amacına hizmet eden birer psikolojik harp unsuru olduğunu ifade eden Özgöker, ABD’nin asıl motivasyonunun Rusya ve Çin arasındaki iktisadi entegrasyonu baltalamak olduğunu aktarmaktadır.
İran’ın asimetrik savaş kapasitesi ve bölgedeki nükleer diplomasi kartı üzerine de duran Prof. Dr. Uğur Özgöker, Tahran’ın yeni nesil savunma teknolojileri ve füzeler üzerinden kurduğu caydırıcılık modelinin büyük güçlerin “hızlı zafer” senaryolarını sekteye uğrattığını dile getmektedir. Bölgesel bir nükleer statü değişiminin tüm Orta Doğu dengelerini kökten sarsacağını belirten Özgöker, sahadaki deniz blokajlarının ve ambargoların bir süre sonra taraflar için ekonomik felç riski doğuracağını, bu nedenle küresel enerji yollarının güvenliği için eninde sonunda sürdürülebilir bir sükunet zeminine ihtiyaç duyulacağını ifade etmektedir.
Uluslararası sistemin yeniden inşası sürecinde Türkiye’nin üstlendiği proaktif ve sağduyulu liderliğe özel bir vurgu yapan Prof. Dr. Uğur Özgöker, Ankara’nın Avrasya, Orta Doğu ve Batı arasında kurduğu “sarkaç ülke” refleksinin bölgesel istikrarın korunmasında vazgeçilmez bir emniyet supabı olduğunu savunmaktadır. Savunma sanayiindeki yerli ve milli şahlanışın diplomatik masada Ankara’nın elini en çok güçlendiren caydırıcı güç olduğunu belirten Özgöker, çok kutuplu yeni dünya düzeninde duygusal ve konjonktürel dış politika söylemlerinin yerine, rasyonel devlet aklının ve çok yönlü jeopolitik tasarımların galip geleceğini belirterek analizini tamamlamaktadır.