Prof. Dr. Uğur Özgöker, Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya kabul edilmesinden 1990’lara kadar uzanan Soğuk Savaş döneminde ittifak içinde daha edilgen ve korunmaya muhtaç bir müttefik olarak konumlandırıldığını belirtmiştir. O yıllarda Stalin liderliğindeki Sovyetler Birliği tehdidinin tüm Avrupa ile birlikte Türkiye’yi de baskı altına aldığını ve ülkenin güvenlik arayışıyla ittifaka dahil olmak için yoğun diplomatik çaba sarf ettiğini ifade etmiştir. İnönü ve Menderes hükümetlerinin üyelik başvurularının başlangıçta İngiltere, Hollanda, Belçika, Lüksemburg ve Fransa gibi ülkelerin vetoları veya farklı stratejik yaklaşımları nedeniyle reddedildiğini hatırlatan Özgöker, İngiltere’nin o dönemde Türkiye’yi doğrudan NATO’ya almak yerine, Ortadoğu’da kendi mandası altındaki topraklarda kurulacak bölgesel bir askeri teşkilatın başına getirmeyi planladığını dile getirmiştir.

Türkiye’nin NATO’ya giriş vizesinin Kore Savaşı’nda sergilenen olağanüstü askeri başarılarla alındığını vurgulayan Prof. Dr. Uğur Özgöker, Türk Tugayı’nın 10 bin kilometre ötedeki Kore coğrafyasında 100 bin kişilik Amerikan ordusunu Çin birlikleri tarafından tamamen imha edilmekten kurtardığına dikkat çekmiştir. Bu kritik askeri başarının ardından ABD’nin müttefik ülkelere baskı uygulayarak Türkiye’nin ittifaka katılımını onaylattığını belirten Özgöker, başlangıçta Avrupa devletlerinin Türkiye’yi bir müttefikten ziyade Sovyet tehdidine karşı en ön safta yer alacak bir cephe ülkesi olarak konumlandırmak istedikleri için üyelik süreçlerini yavaşlattıklarını ifade etmiştir.

Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi ve bu kapsamda gerçekleştirilen sembolik karşılamaların küresel güvenlik mimarisindeki köklü bir güç değişimini yansıttığını söyleyen Özgöker, geçmişte tamamen ABD’nin ekonomik ve askeri şemsiyesi altında korunan Avrupa müttefiklerinin artık kendi savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hasılalarının yüzde 5’ine çıkarmak zorunda kalacakları yeni bir döneme girildiğini savunmuştur. Zirvede yer alan Mehteran ve Yeniçeri gösterilerinin stratejik birer alt metni olduğunu ifade eden Özgöker, ABD Başkanı Donald Trump’ın Avrupa’yı koruma yükünü hafifleterek kendi odağını Panama, Grönland, Pasifik ve Tayvan gibi bölgelere kaydıracağını, Avrupa’daki güvenlik sorumluluğunu ise fiilen Türkiye’ye devredeceğini öne sürmüştür. Hatta ABD’nin Avrupa’daki üç müşterek güvenlik komutanlığından çekileceğini ve dört yıldızlı Amerikalı komutanların yönettiği bu karargahlardan birinin kesinlikle Türkiye’ye devredileceğini belirtmiştir.

Zirve kapsamında, 2004 yılındaki İstanbul İşbirliği Girişimi’nin Körfez ülkeleriyle (Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt) yapısal bir ortaklığa dönüştürülmesi ve Güney Kore ile Japonya’nın ittifaka fiilen entegre edilmesi yönündeki stratejik beklentileri de değerlendiren Özgöker, mevcut açıklamalarda henüz bu doğrultuda net bir ipucunun kamuoyuna yansımadığına işaret etmiştir. Türkiye’ye yönelik uygulanan savunma sanayii kısıtlamalarına da değinen Özgöker, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan bu yana uygulanan hiçbir ambargonun Türkiye’yi durduramadığını, aksine ülkenin yerli teknolojisini geliştirerek ithal ettiğinden çok daha ileri ve bağımsız bir savunma kapasitesine ulaştığını vurgulamıştır.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve İsrail medyasının Ankara’daki bu zirve atmosferinden ve ortaya çıkan liderlik fotoğraflarından derin bir endişe ve korku duyduğunu ifade eden Prof. Dr. Uğur Özgöker, Trump’ın Netanyahu’yu geçmişte uyararak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı son derece başarılı bir lider olarak nitelendirdiğini aktarmıştır. İsrail’in asıl çekincesinin Türkiye’ye teslim edilecek F-35 savaş uçaklarından ziyade, ABD’nin bölgedeki mutlak stratejik desteğini Türkiye eksenine kaydırması olduğunu dile getiren Özgöker, NATO içindeki askeri ve siyasi liderliğin Türkiye’ye geçmesiyle birlikte İsrail’in Lübnan, Suriye veya Golan Tepeleri’nde serbestçe hareket edemeyeceğini, bölgedeki katliamlarını fütursuzca sürdüremeyeceğini ve artık Türkiye’ye rağmen bölgede hiçbir adım atamayacağını anlayacağını savunmuştur.

Son olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Donald Trump arasındaki ikili ilişkilerin ve zirveye yansıyan beden dilinin diplomatik önemine dikkat çeken Özgöker, Türk siyasi tarihinde daha önce hiçbir Türkiye cumhurbaşkanı ile ABD başkanı arasında bu düzeyde samimi, rahat ve yakın bir dostluk ilişkisinin kurulmadığını vurgulamıştır. Geçmiş dönemlerde zihinlere kazınan asimetrik müttefiklik imajlarının tamamen yıkıldığını belirten Özgöker, Trump’ın yalnızca güçlü aktörlerle çalışmayı seçen realist yaklaşımının bir sonucu olarak Türkiye’nin küresel ölçekte merkezi bir denge aktörü konumuna yükseldiğini ve ordusuyla, siyasi iradesiyle NATO’nun en vazgeçilmez iki gücünden biri haline geldiğini sözlerine eklemiştir.