Küresel siyasette güç dengelerinin radikal bir biçimde kabuk değiştirdiği ve tek kutuplu hegemonik yapının yerini çok merkezli, dinamik bir paradigmaya bıraktığı yeni bir dünya düzeninin sancıları yaşanmaktadır. Katıldığı televizyon programında bu köklü dönüşümü ve Türkiye’nin bu yeni ekosistemdeki konumunu masaya yatırılan Prof. Dr. Uğur Özgöker, Ankara’nın artık küresel barış ve istikrar arayışlarında sadece bir alternatif müttefik değil, oyunun kurallarını belirleyen mecbur kalınan bir “kutup başı” olarak yükseldiğini ifade etmektedir. Küresel jeopolitikteki güç boşluğunun orta büyüklükteki aktörler tarafından doldurulduğu bu hassas konjonktürde, Türkiye’nin bağımsız ve proaktif dış politika hamleleri küresel ölçekte karşılık bulmaktadır.
Prof. Dr. Uğur Özgöker, Ankara’nın çok yönlü dış politika manevra kabiliyetini ve kurduğu stratejik mimariyi kavramsallaştırmak adına rasyonel bir “3 AB Politikası” modellemesi sunmaktadır. İki bloklu sistemin çöküşüyle birlikte Türkiye’nin önünde üç temel jeopolitik ufkun açıldığını belirten Özgöker, bu alternatifleri Batılılaşma ve Avrupa entegrasyonunu temsil eden AB1, Orta Doğu ve İslam coğrafyasını kapsayan AB2 ve son olarak geniş Avrasya hinterlandını hedefleyen AB3 olarak tanımlamaktadır. Günümüz realitesinde Türkiye’nin, bu üç kritik havzada da en güçlü aktörlerden biri haline gelerek hepsinde eş zamanlı ve aktif bir rol üstlendiğini vurgulayan Özgöker, bu senkronize denge siyasetinin Ankara’yı her diplomatik masada eli güçlü çıkan kazanan bir oyuncu konumuna yükselttiğini savunmaktadır.
Batı blokunun yaşadığı içsel sarsıntılar ve küresel sistem üzerindeki denetim kaybı karşısında Türkiye’nin bir “sarkaç ülke” refleksine büründüğünü ifade eden Prof. Dr. Uğur Özgöker, jeopolitik boşlukların kararlı devlet aklıyla nasıl doldurulduğunu derinlemesine analiz etmektedir. Kuzey Atlantik İttifakı’ndan Türk Devletleri Teşkilatı’na kadar uzanan muazzam genişlikteki diplomatik ağın, Türkiye’ye kıtaları aşan bir hareket serbestliği tanıdığını belirten Özgöker, büyük güçlerin rekabetinin keskinleştiği çok kutuplu düzende Ankara’nın coğrafi avantajını bağımsız dış politika refleksiyle taçlandırdığını dile getmektedir. Bu durum, Türkiye’yi küresel dengelerin merkezinde yer alan vazgeçilmez ve dengeleyici bir emniyet supabı haline getirmektedir.
Dış politikadaki iddialı ve yapıcı duruşun sahadaki en büyük dayanağının yerli ve milli savunma sanayiindeki şahlanış olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Uğur Özgöker, askeri kapasitenin diplomasi masasına tahkimat sağlayan vazgeçilmez doğasına dikkat çekmektedir. Yakın geçmişte askeri teknolojisinin büyük bir kısmını ithal eden bir ülkeden; insansız hava araçları, gelişmiş savaş gemileri ve zırhlı araçlarıyla küresel bir üreticiye dönüşen Türkiye’nin bölgesel savunma paradigmasını kökten değiştirdiğini belirten Özgöker, bu yerli şahlanışın dış bağımlılığı koparan asıl dinamik olduğunu ifade etmektedir. Savunma sanayiindeki bu niteliksel sıçrama, diplomatik söylemin sahadaki caydırıcılık dozuyla doğrudan paralellik göstermesini sağlamaktadır.
Askeri kapasitenin ve caydırıcılık vizyonunun ulaştığı son aşamayı kıtalararası balistik füze teknolojisi üzerinden örneklendiren Prof. Dr. Uğur Özgöker, “Yıldırımhan” balistik füzesinin sahneye çıkışının stratejik anlamını yorumlamaktadır. Kendi yakıt sistemini dahi yerli imkanlarla üretebilen bir savunma mimarisinin, Türkiye’yi küresel ölçekte tehdit edilemez bir büyüklüğe ulaştırdığını belirten Özgöker, kıtaları aşan bu caydırıcı gücün Ankara’nın masadaki egemenlik iddialarını perçinlediğini ifade etmektedir. Sonuç olarak Özgöker, rasyonel devlet aklının ve çok yönlü jeopolitik tasarımın, çok kutuplu yeni dünya düzeninde Türkiye’yi hak ettiği statüye taşıyacağını ve bu vizyonun küresel tasarımın temel sütununu oluşturduğunu belirterek analizini tamamlamaktadır.