Prof. Dr. Uğur Özgöker, katıldığı televizyon yayınında Türkiye ile Libya arasında 2019 yılında imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Anlaşması’nın Libya’nın doğusundaki Bingazi Temsilciler Meclisi tarafından oybirliğiyle onaylanmasını ve Doğu Akdeniz’deki stratejik etkilerini değerlendirdi. Türkiye’nin Kasım 2019’da Birleşmiş Milletler tarafından tanınan meşru Trablus hükümeti ile imzaladığı anlaşmayı BM’ye tescil ettirdiğini hatırlatan Prof. Dr. Uğur Özgöker, uluslararası anlaşmaların onay sürecinin (ratifikasyon) ülkelerin iç hukukuna bağlı olduğunu ve anlaşmanın zaten 2019 yılından itibaren yürürlükte olduğunu ifade etti. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin zamanında yaptığı müdahaleyle Trablus’un düşmesini engellediğini, bugün ise Türkiye’nin diplomatik başarısıyla Libya’nın doğusu ile batısının uzlaştığını ve Hafter kontrolündeki Bingazi meclisinin anlaşmayı oybirliğiyle kabul etmesinin tarihi bir kazanım olduğunu vurguladı. Geçmişte Sisi darbesi sonrasında Mısır ile ilişkilerin bozuk olduğu dönemde Yunanistan’ın Mısır ile imzaladığı anlaşma yüzünden Mısır’ın kendi münhasır ekonomik bölgesinin yüzde 30’unu kaybettiğini belirten Özgöker, Mısır’ın kendi aleyhine olan bu durumu değiştirerek Türkiye ile anlaşma yapması gerektiğini, ilerleyen süreçte Suriye ve Lübnan ile de benzer deniz yetki anlaşmalarının imzalanacağına inandığını söyledi.
Uluslararası deniz hukuku kavramlarına açıklık getiren Prof. Dr. Uğur Özgöker; 1958 Cenevre ve 1982 Montego Bay sözleşmelerine değinerek kıta sahanlığı, karasuları ve münhasır ekonomik bölgenin birbirinden farklı hukuki rejimler olduğunu anlattı. Karanın deniz altındaki doğal uzantısı olan ve 200 metre derinliğe kadar devam eden kıta sahanlığında adaların kıta sahanlığı bulunmadığını, münhasır ekonomik bölgede ise diğer ülkelere seyrüsefer serbestisi tanınırken yalnızca ekonomik kaynakların kıyı devletine ait olduğunu belirtti. En kritik kavram olan karasularının ise denizin üstünü, içini, dibini ve üzerindeki hava sahasını (FIR hattı) kapsayan tam egemenlik alanı olduğunu vurguladı. Ege Denizi’nin yarı kapalı bir deniz olması sebebiyle genel sözleşme hükümlerinin burada doğrudan uygulanamayacağını ifade eden Özgöker, Yunanistan’ın aidiyeti belirsiz kayalıklara dahi karasuyu tanımlayarak Ege’yi bir Yunan gölüne çevirmeye çalıştığını, karasularını 6 milin üzerine çıkarması halinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin oybirliğiyle aldığı “casus belli” (savaş sebebi) kararının devrede olduğunu ve Türkiye’nin tüm sorunları Uluslararası Adalet Divanı’na paket halinde götürme çağrısından Yunanistan’ın kaçındığını kaydetti.
Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları ve Kıbrıs meselesine de değinen Prof. Dr. Uğur Özgöker, 2009 yılında Girit ile Kıbrıs arasında bulunan zengin petrol rezervlerinin Türkiye’nin deniz yetki alanında kalması nedeniyle Yunanistan ve İsrail tarafından gündeme getirilmediğini, 2010-2011 yıllarında Leviathan ve Afrodit sahalarında keşfedilen doğalgazın ise 75 milyar euroluk EastMed boru hattı projesinin çökmesiyle yalnızca Larnaka’da sıvılaştırılarak (LNG) tankerlerle taşınabildiğini aktardı. Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran 1960 anlaşmalarına göre Türkiye ve Yunanistan’ın birlikte üye olmadığı hiçbir uluslararası örgüte Kıbrıs’ın üye olamayacağını, ancak 1999 Helsinki Zirvesi’nde yapılan tarihi hatayla Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne alındığını ve ardından Sevilla haritasıyla Türkiye’nin Antalya ile İskenderun körfezlerine hapsedilmek istendiğini hatırlattı. Türkiye’nin Asrın Projesi ile Türk mühendisliği ve teknolojisiyle denizin üstünden Kıbrıs’a bir yılda su götürdüğünü belirten Özgöker, Yunanistan ve Rum kesiminin 2 milyar euro harcayarak yüzlerce kilometre uzaktan denizaltı elektrik kablosu döşeme çabasının uygulanabilir olmadığını, Türkiye’nin mevcut su boru hattı üzerinden ve Teknecik Santrali altyapısıyla tüm Kıbrıs adasına 70 kilometre mesafeden yarı fiyatına elektrik ve çift taraflı doğalgaz sağlayabileceğini, ancak Rum tarafının Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni zımnen tanımamak adına bu akılcı çözümden kaçındığını dile getirdi.
Katar’ın başkenti Doha’da Türkiye, Pakistan, Endonezya ve Katar arasında imzalanan Bedir İttifakı ile Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın kurduğu Mekke İttifakı’nı değerlendiren Prof. Dr. Uğur Özgöker, iktisattaki tamamlayıcı mallar kavramına atıfta bulunarak bu iki yapının birbirini ve NATO’yu tamamladığını ifade etti. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin Sovyetler Birliği’ni NATO, Bağdat Paktı (CENTO), SEATO ve ANZUS ile çevreleyerek tek kurşun atmadan çökerttiğini hatırlatan Özgöker, Kuzey Atlantik bölgesiyle sınırlı olan NATO’nun Orta Doğu ve Güneydoğu Asya’daki güvenlik boşluğunu Türkiye liderliğindeki bu ittifakların doldurduğunu söyledi. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nda ABD ambargosu yüzünden uçak lastiği bile bulamayan ve Libya lideri Kaddafi’den lastik temin eden Türkiye’nin, 1975’ten itibaren kurduğu Petlas, ASELSAN, HAVELSAN ve ROKETSAN sayesinde bugün dünyanın en büyük 10. silah ihracatçısı olduğunu ve en büyük müşterisinin Pakistan olduğunu belirtti. NATO’nun 1958’de kurduğu bakım ve tedarik ajansı NAMSA (yeni adıyla NSPA) örneğinde olduğu gibi, Bedir İttifakı’nın da ortak üretim, teknoloji paylaşımı ve satış sonrası kesintisiz bakım-onarım güvencesi sağladığını, dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesi Endonezya ile ittifakın Asya-Pasifik’e uzandığını ve İsrail’in elindeki 300 atom bombasına karşı Pakistan’ın 190 nükleer başlığının ittifaka nükleer caydırıcılık kazandırdığını vurguladı.
Orta Doğu’daki çatışmaları ve Avrupa’ya yayılan sokak olaylarını da analiz eden Prof. Dr. Uğur Özgöker, Suriye’nin güneyinde ve işgal altındaki Golan Tepeleri’nde yaşayan 40 bin Dürzi’nin İsrail vatandaşlığına geçerek geçmişte yüzde 7’lik Nusayri azınlığa dayanan Baas diktatörlüğünü desteklediğini, bugün ise İsrail tarafından yeni Şam yönetimine karşı kullanıldığını belirtti. İran-ABD-İsrail geriliminde ise 1979 yılında Sovyetler Birliği’nin Afganistan işgaline karşı Yeşil Kuşak projesi kapsamında Humeyni rejimini ABD’nin işbaşına getirdiğini, ABD’nin ambargo uyguladığı İran’a el altından fahiş fiyatla silah satıp 40 dolarlık petrolünü 12 dolara alarak çift taraflı kazanç sağladığını, bu nedenle Washington’ın İran rejimini değiştirmek gibi bir niyeti olmadığını ifade etti. Trump’ın 3 Kasım ara seçimlerinde Kongre’nin iki kanadını da kaybederek “topal ördek” durumuna düşmemek için Hürmüz Boğazı’nın açılmasını ve petrol fiyatlarının düşmesini istediğini, Netanyahu’nun ise seçimleri kaybetmemek adına savaşı uzatmaya çalıştığını kaydetti. Son olarak Fransa’da başlayan sokak olaylarını değerlendiren Özgöker, 1789 Fransız İhtilali, 1848 sosyalist devrimleri ve Charles de Gaulle’ü istifaya götüren 1968 Sorbonne öğrenci olayları gibi Fransız kültüründe devlet otoritesini tanımama geleneği bulunduğunu, Rusya-Ukrayna ve İran savaşlarının tetiklediği enerji krizi ile enflasyonun liselerdeki ısınma ve klima sorunları bahanesiyle sokağa taştığını, bu dalganın Almanya ve İngiltere gibi muhafazakar toplumlar hariç Belçika ve Hollanda gibi Avrupa ülkelerine yayılarak bazı hükümetleri devireceğini sözlerine ekledi.