Prof. Dr. Uğur Özgöker, Amerikalı emekli Albay Douglas McGregor’ın “Erdoğan, Trump’tan çok daha zeki; Türkiye, İsrail için tek varoluşsal tehdittir” şeklindeki stratejik açıklamalarını değerlendirmiştir. Bu ifadelerin sıradan bir emekli askerin kişisel yorumu olmadığını, McGregor’ın Pentagon’a danışmanlık yapan ve Amerikan derin devletinin kodlarını iyi bilen kritik bir figür olduğunu belirten Özgöker, kendi başkanını hedef alan bu çıkışın arka planında muvazaalı bir stratejinin yattığına dikkat çekmiştir. İsrail basınına da yansıyan analizler doğrultusunda, ABD’nin Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarını teslim etme hamlesinin temel motivasyonunun, Ankara’yı askeri ve teknolojik olarak kontrol altında tutma arzusu olduğunu ifade etmiştir.

Batılı ülkelerin çok uluslu savunma projelerini müttefikleri üzerinde bir denetim ve baskı mekanizması olarak kullandığını vurgulayan Özgöker, Türkiye’nin bu bağımlılığın acı faturasını 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nda bizzat tecrübe ettiğini hatırlatmıştır. O dönemde Kıbrıs’taki hedefleri bombalayan Türk jetlerinin üslerine geri döndüklerinde uçak lastiği eksikliği nedeniyle yeniden havalanamadığını, bu lojistik krizi ancak Libya lideri Muammer Kaddafi’nin gönderdiği lastik desteğinin çözebildiğini aktarmıştır. Bu kritik eşiğin ardından 1975 yılında Petlas’ın kurulduğunu belirten Özgöker, F-35 gibi 12 NATO ülkesinin ortaklığında yürütülen projelerde de ABD, İngiltere veya Fransa’nın tek bir parçayı ya da klipsi vermemesi durumunda uçakların süreklilik arz edecek şekilde uçurulamayacağını dile getirmiştir.

Müttefiklerin uyguladığı gizli ve açık ambargoların Türkiye’nin savunma sanayiindeki bağımsızlık hamlelerini yavaşlatmak bir yana, tam tersine kamçılayarak yerli üretimi hızlandrdığını söyleyen Özgöker, Türkiye’nin bu şantajlara boyun eğmeyerek kendi alternatif çözümlerini neticelendirdiğini ifade etmiştir. Aselsan ile birlikte yürütülen çalışmalar sayesinde Türkiye’nin aviyonik sistemler ve teknolojik altyapı konusundaki engelleri tamamen aştığını belirten Özgöker, yerli ve milli motora sahip KAAN savaş uçağının en geç 2031 yılında envantere gireceğini ve insansız savaş uçağı Kızılelma’nın da bu tam bağımsızlık konseptini tamamlayacağını vurgulamıştır. İlk etapta teslim edilmesi konuşulan 5 adet F-35 uçağının sembolik bir değer taşıdığını, Türkiye’nin hava gücü vizyonunun artık bu tür kısıtlı ve dışa bağımlı tedariklere endeksli olmadığını kaydetmiştir.

Bölgesel diplomasideki gelişmelere ve Lübnan basınında yer alan analizlere de değinen Özgöker, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Donald Trump üzerindeki diplomatik ağırlığının ve ikna kabiliyetinin Ortadoğu dengelerini şekillendirmeye başladığını belirtmiştir. Türkiye ve Katar tarafından son üç haftada olgunlaştırılan bölgesel istikrar formülünün Trump’a aktarıldığını ve ABD yönetiminin İsrail’in acilen Suriye ve Lübnan topraklarından çekilmesi gerektiği fikrine ikna olduğunu ifade etmiştir. Trump’ın, Hizbullah’ı tasfiye etme bahanesiyle sivil katliamlar yapan ve Lübnan’ı işgal etmeye çalışan İsrail ordusuna karşı sert bir duruş sergileyerek, Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara’ya bu konuda yeşil ışık yakacak bir aşamaya geldiğini kaydetmiştir.

ABD’nin yeni dönem dış politika vizyonunda artık Ortadoğu’nun kronik sorunlarıyla zaman kaybetmek istemediğini ve “Yeniden Büyük Amerika” (MAGA) stratejisi doğrultusunda odağını küresel ölçekteki diğer büyük hamlelere kaydırmayı hedeflediğini belirten Özgöker, İsrail’in saldırgan tutumunun bu planı sekteye uğrattığını savunmuştur. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun kişisel yolsuzluk davalarını erteletmek ve iktidarda kalabilmek adına savaş halini bilinçli olarak uzattığına dikkat çeken Özgöker, İsrail kabinesinde yaşanacak olası bir değişimin ardından yeni yönetimin tamamen ABD boyunduruğu altına girmek zorunda kalacağını ifade etmiştir.

Son olarak İsrail’in Suriye’nin güneyinde ve Şam sınırlarında yürüttüğü sinsi işgal politikalarına karşı uyarılarda bulunan Özgöker, Tel Aviv yönetiminin Litani Nehri’nin doğusundan Şam’a 20 kilometre mesafeye kadar sokulduğunu ve bölgedeki Dürziler üzerinden demografik bir manipülasyon alanı yaratarak Şam’daki merkezi yönetimi kuşatmayı amaçladığını dile getirmiştir. Suriye’nin üç kolordu düzeyinde yeni bir askeri yapılanmaya giderek egemenliğini korumaya çalıştığını belirten Özgöker, bölgede kalıcı barış ve istikrarın tesis edilebilmesi için Türkiye’nin diplomatik ve stratejik öncülüğünün hayati bir öneme sahip olduğunu vurgulayarak analizlerini tamamlamıştır.